Ali Demirsoy: Nasıl Bir Üniversite?

Editör SeçkisiEğitim Politikaları
ali demirsoy kimdir

Ali Demirsoy’un 2021 tarihli “Dogma ve Sosyoloji” adlı kitabından “Nasıl Bir Üniversite?” adlı bölümünün bir özetini, yazarının izni ile sizlerle paylaşıyoruz.

Birkaç gün sonra üniversitelerdeki hizmetimin 45’ci yılını doldurmuş 46’cı yılına başlamış olacağım. Üniversite yaşamıma Haziran 1966 yılında kurulmakta olan Atatürk Üniversitesinde başladım ve o gün bu gün bilimsel birimlerin kurulmasında yer aldım, uzun süre şu ya da bu şekilde üniversite yönetiminin içinde yer aldım. Atatürk Üniversitesinde büyük ölçüde bölümün, daha kısıtlı olarak da fakültenin yapılanmasında katkılarım ve gözlemlerim oldu. Daha sonra Hacettepe Üniversitesinde anabilim dalı başkanlığı, bölüm başkanlığı, dekanlık, fakülte ve üniversite yönetim kurulu üyeliğim oldu, uzun süre senatoda fakülte temsilcisi olarak bulundum. Siyasi kargaşaların yoğun olduğu dönemlerde aktif yönetici oldum. YÖK’ün kuruluşunda birçok şeye tanık oldum ve ilk 15 yıllık uygulamalarını yakından izledim. Bu nedenle ülkem tarafından bakıldığında yorum yapmaya ve öneride bulunmaya izin verecek bir birikimim olduğunu söyleyebilirim.

1970-1985 yıllarında Avrupa üniversitelerinin önemli bir kısmında uzun ya da kısa sürelerle bulundum. Bu üniversiteler nasıl çalışır diye sorarsanız, doğrusu hiç biri için ayrıntılı bilgi veremem; çünkü o sistemin içine bütünüyle girmedim. Dıştan sadece gözlemlerim oldu.

Ancak bir şeyi anladığımı düşünüyorum. Bilimsel yöntemden, gerçeği aramaktan ve bilimsel anlayıştan taviz vermeden, kuracağımız üniversitelerin yapılanması bire bir gelişmiş ülkelerinkine tıpa tıp benzemesi gerekmez; hatta böyle bir taklit başarılı olmayabilir de. Türkiye kendi üniversite modelini kurmalıdır diye düşünüyorum. Hatta belirli bir süre, gelişmişlik açısından aralarında önemli fark bulunan bölgeler ya da il üniversitelerinin yapılanmalarında farklı uygulamaların yapılmasının daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Belki bir üniversitenin işleyişi ile ilgili olmasa bile, üniversitenin konumlanmasında bu farklılığını bilinmesi gerektiğini düşündüğüm için şu hususu da değinmeden geçemeyeceğim. Küçük illere kurulmuş olan ve kurulmakta olan birçok üniversite, çoğunluk şehirden oldukça uzak bir yerde, toplumdan uzak yerleşke (kampus) biçiminde, çoğunlukla da geto sayılacak bir biçimde lojmanlarıyla, öğrenci yurtlarıyla kurulmaktadır. Bunun, denetim, hizmet götürme ve birimler arasındaki işleyişin kolaylaştırılması ve idari bakımından birçok yararı vardır. Ancak birçok ilimizin yeniliklere açılması ve aydınlanması için üniversite toplumu ile iç içe yaşamasında büyük yarar vardır.

Bu etkileşim, eğer üniversitedeki öğretim elemanları doğur seçilmişse, şehir halkının aydınlanmasına büyük katkılar yapacaktır. Dolayısıyla şehir içine serpiştirilmiş üniversite o şehre eğitim ve öğretimin dışında çok şey katacaktır. On üç yıl boyunca hizmet verdiğim Atatürk Üniversitesi kampüs şeklinde kurulduğu ve her türlü hizmet bu yerleşke içerisinde verildiği için ben ve çoğu arkadaşım, şehirde tek bir kişiyi tanıma fırsatını edinemedik. Ancak birçok üniversitede, atanan kişiler özel seçildikleri için, üniversite ile birlikte tutuculuk ve gericilik o şehre hızla yayılmıştır.

YÖK, batının belirli ölçütlerini ithal ederek, ona baskıya dayalı bir yönetim biçimini monte etmek suretiyle kuruldu. Bir yıl içinde profesörlük ataması kurallarının 9 defa değiştiğini, sabah çıkan yönetmeliklerin akşama doğru iptal edildiğine tanık olduk. Hatta kişiye ve o günün egemen kişilerin yakınlarına özgü kısa süreli yönetmelik ve yönergelerin yayınlandığına da tanık olduk. Çünkü YÖK’ü oluşturan belirli bir grup, sadece batının toplumsal yapısını biliyordu; Anadolu’dan haberi yoktu diyebilirim (dönen Bizans oyunları hariç). Sonuçta geçmişte de bugün de YÖK, ülkenin kanayan bir yarası oldu. YÖK’ten çıkar sağlayanların haricinde hiç kimseyi memnun etmedi. Bu konuda söyleyecek çok şeyim (şeyimiz) olduğunu düşünüyorum. Ancak ben sorunun bu kısmına girmeden, bir üniversiteyi alıp, onun nasıl organize edebiliriz anlatmaya çalışacağım. Anlatımım sırasında yer yer de ülke genelindeki üniversitelere göndermeler yapacağım.

nasıl bir üniversite

Yasal Düzenleme İle Yapılması Gerekenler

Üniversitelerimizin tümü, ufak tefek farklılıklarıyla birlikte YÖK olarak bilinen yasayla düzenlenmiştir. Tekdüze uygulama egemendir diyebiliriz. Eğer tekdüzeliğin çıkmaz yol olduğunun farkına varılıp yeni arayışlara girilecekse, aşağıdaki yasal düzenlemelerin yapılması yararlı olur düşüncesindeyim.

Yönetimdeki Çıkmazların Ya Da Başıbozukluğun Önlenmesi

Bir üniversite yönetiminin oluşturulmasında iyi kullanılırsa yaklaşımı birbirinden farklı olan üç başarılı (aynı zamanda farklı) yöntem sayabiliriz.

  1. Sadece üniversitedeki öğretim üyelerinin oylarıyla doğrudan seçilmiş güçlü yöneticiler; yetkisi daha kısıtlı olan kurullarla yönetme.
  2. Üniversite dışındaki mercilerce atama yoluyla gelen yetkisi kısıtlı yönetici; üniversite öğretim üyelerince seçilmiş yetkisi genişletilmiş kurullar.
  3. Mütevelli heyetine göre idare. Eğer mali destek devletin dışındaki kaynaklardan sağlanıyorsa, o kuruluşların temsilcilerinin ve belirli bir sayıda üniversite öğretim üyelerinin yer aldığı güçlü mütevelli heyetinden ve eşgüdümü sağlayan rektörden oluşan bir sistem.

Her üçünde de denetim kendi içinde yürür. Atanmış yöneticinin kusurları (despot yaklaşımı), yetkili kurullarca önlenir ya da tersi, yani öğretim üyelerince seçilmiş yetkili yöneticiyi doğrudan üniversite öğretim üyeleri denetler.

Bugünkü sistem atama yoluyla gelmiş büyük yetkiye sahip yönetici (rektör), hemen hemen hiçbir yaptırım gücü olmayan bir kısmı yine bir üsteki yönetici tarafından atanmış kişilerden oluşan güçsüz kurullar. Despot idare için kurulmuş kusursuz bir yönetim biçimi. Bu nedenle yakınmaların önü arkası kesilmiyor.

Rektör ve Kurullar

Şu anda seçilmiş görüntüsü verilen, büyük yetkiyle donatılmış bir rektör ve hemen hemen hiçbir yetkisi olmayan kurullar aracılığıyla üniversitelerimiz yönetiliyor. Çünkü kurul üyelerini de (dekan ve müdürleri) rektör atadığı için, kurullar da dolaylı olarak rektörün denetimindedir (bu nedenle bir rektörümüz yönetimi süresince bütün kararları oy birliğiyle çıkarmıştır). Türkiye üniversitelerinin zıvanadan çıkmasının en önemli nedenlerinden biri budur.

Türkiye üniversiteleri bu yasayla bu gün kendi yöneticisini seçemediği gibi, aslında kurulları da oluşturamamaktadır. Kurulların çok küçük bir kısmını oluşturan öğretim üyelerince seçilmiş senatör, profesör ve doçent temsilcileri karar mekanizmasında sayısal olarak çok yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle üniversitenin, hizmetlisinden öğrencisinden profesörüne kadar hiçbir kesimin yaptırım gücü olan temsilcisi kurullarda yer almamaktadır.

Aslında başından beri üniversiteleri psikolojik olarak rahatsız eden bir seçme-atama sistem yürürlüktedir. Örneğin 2011 yılının ilk çeyreğinde atanan 12 rektörün 10’u üniversitelerin öğretim üyeleri tarafından tercih edilmeyen kişiler arasından seçilmiş bulunmaktadır. Kendi yöneticisini bile doğru seçemeyen üniversiteler konumuna düşürülmüştür. Bu atamaların siyasi tutumdan arınmış olduğunu düşünmek herhalde saflığın ötesinde başka bir tanımı gerektirir.

Bilime siyaset karıştığı andan itibaren de o kurumların evrensel ve bilimsel yaklaşımından kuşku duyulması gerekir. Daha da kötüsü, öğretim elamanlarının, artık kendilerinin adam yerine konulmadığını –bu oylamalarla- benimsemiş olmalarıdır. Üniversiteler kendine olan güvenini yitirmiştir. Her güvenini yitiren varlık gibi, çıkarını, kuvvetlinin yanında yer almakta bulmaya başlamıştır. Bu davranış biçimi bağımsız düşüncenin körelmesinin en önemli nedeni olmuştur.

Her Şeyin Başı İyi Organize Olmadır: Rektörlük Düzeyinde Kaba Yapılaşma

Yasa, rektör yardımcılarını 3 ile sınırlamıştır. Bu sayının ilk aşamada 6’ya çıkarılması gerekmektedir. Eğer bu gerçekleştirilemezse, her rektör yardımcısına bağlı, çoğunluk

akademisyenlerden oluşmuş, duruma göre yetkili 2-3 danışman görev almalıdır. Her biri için de ayrı bir büro kurulmalıdır. Rektör yardımcıları sırasıyla:

  1. Sadece öğrenci işlerinden sorumlu
  2. Dünyadaki bursları, bilimsel çalışma ortamlarını izleyecek. Üniversitenin birimlerinin dünyadaki çeşitli üniversite birimleri ile işbirliğinin sağlanmasını, elaman değiş tokuşunu ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesini gerçekleştirecektir. Özellikle genç öğretim elemanlarının kendi çabaları ile bir yerlerde olanak bulmasıyla yetinilmeyecek, üniversitenin bu bürosu elamanlarına bu yerleri araştırıp bulma ve önerme ile yükümlü olacaktır.
  3. Dünyadaki ve özellikle Türkiye’deki projeleri izleyecek. DPT teşkilatının yıllık, 5 yıllık, 30 yıllık hedeflerini iyi analiz edecek; ilgili hedeflerin ve yatırımların üniversitesi ile olabilecek olası ilişkisini gündeme getirecek. Nerede ne var ise üniversitenin ilgili birimlerine iletecek. Bu rektör yardımcılığı ayrıca, üniversite sanayi, tarım ve ticaret dünyası ile olan ilişkileri izlemekle sorumlu olacak. Üniversitenin proje yaptım, yabancı dergilerde yayın yaptım, üniversitemin atıf sayısını artırdım gibi çok defa neye de yaradığı bilinmeyen övünmelerden uzaklaşarak,–birçok konuda, özellikle sanayiye yönelik projelerde- aynen özel teşebbüsteki gibi mali sorumluluk da getiren çalışmalara girmesi sağlanacaktır. Gerektiğinde bu birim diğer üniversitelerle ya da çeşitli kuruluşlarla bir araştırmayı yürütebilmek için konsorsiyum (işbirliği) yapma görevini de üstlenecektir.
  4. Üniversitenin mali işlerinden sorumlu olacak. Üniversitedeki mali işlerin akışının yanı sıra, yurt içi yurtdışı bütçe dışı kaynakları araştırma ve üniversiteye döndürmeden sorumlu olacak.
  5. Yapılaşmadan, yatırımlardan ve bir üsteki (mali işlerle sorumlu) rektör yardımcısı ile birlikte ihalelerden sorumlu olacaktır. Üniversitenin geleceği yönelik gelişmelerini planlayan birim de bu rektör yardımcılığı içinde yer alacaktır. Her türlü ihale, yapım işlerinden sorumlu olduğu gibi, üniversitenin yıllık, on yıllık ve 30 yıllık gelişmelerini projekte ederek, ona göre yatırım bütçesini ve yetiştirilecek kişilerin planını yapacaktır.
  6. Personelden sorumlu rektör yardımcılığı. Gerekli kadroları bulma, düzenleme, birimlere göre plan yapma; atama işlerini düzenleyecektir.

Genel Sekreterlik

Genel sekreterlik aynen korunacak, yerine göre akademik birisi de olabilecektir. İdari personelden ve kendine bağlı birimlerce günlük işlerin akışından sorumlu olacaktır. Genel sekreterlik bir üniversitenin işinin yarısı demektir. Devlet kurumlarını iyi tanıyan birini tercih etmek yararlı olabilir.

Ancak yeni kurulan, özellikle taşra üniversitelerinin durumu bu açıdan içler acısıdır. Çünkü çoğunluk siyasi baskılarla üniversite genel sekreteri o ilin nüfusuna kayıtlı birileri arasından atanmakta ve genel sekreterin geleceğe yatırım olarak yaptığı en önemli iş hemşerilerini işe almak olmaktadır. Çalıştığım ve yakinen izlediğim Atatürk Üniversitesi bir Erzurumlu üniversitesi hatta Hasankaleli üniversitesi kimliğine bürünmüştür; diğer birçok üniversitede de durum farklı değildir. Özellikle eğitim kurumlarında kendileşmenin ortaya çıkardığı zarar ve verimsizlik defalarca kanıtlanmıştır.

Alt Birimlerin Düzenlenmesine Birkaç Örnek

Bu kadar öğrenci ve ders yoğunluğu altında üniversitelerin bir konuda uzun soluklu (yıllar süren) araştırma yapması beklenilemez. Bunun birkaç nedeni var: Birincisi her öğretim elamanından yıllık yabancı dergide yayınlanmış makale talep edilmesidir; en azından bu yönde beklenti oluşturmasıdır. İkincisi belirli bir konuya ilgi duyanların emekli olması ve ayrılması durumunda, çok defa o konudaki araştırmaların da bittiğini görüyoruz. Bu nedenle sık sık “falanca zamanda falanca üniversitede falanca kişi çalışmıştı” deriz.

Türkiye nüfusu, ekonomisi, tarihsel ilişkileri, sosyal yapısı, bulunduğu konum ve dertleri bakımından büyük ölçekli ülkelerin arasındadır. Dolayısıyla sorunlarının çözümü, bir yerlerden kopya edilmiş çarelerle giderilecek gibi gözükmüyor. Türkiye sorunlarına özgün çözüm yolları bulmak zorundadır. Bunun için de öncelikle sorunların geçmişini doğru dürüst derleyerek ve değerlendirerek; günümüzün gelişmelerini de izleyerek gelecek açısından yeni yollar bulmak zorundadır. Ülke sorunlarına ya da yapılacak bilimsel atılımlara en güçle destek hangi yapılanmalardan gelebilir? Bunun yanıtını şu şekilde verebiliriz:

Tam Gün Çalışan Araştırma Birimleri: Enstitü ve Merkezler

Enstitüler: Bir sorunu enine boyuna inceleyip çözüm bulmak istiyorsak, üniversitelerin içinde kadrolu, en az sürekliliği belirli bir süreçte korunmuş (sorun giderilinceye kadar) ve belirli bir bütçesi olan, adı ve hedefi belirli bir konuyla sınırlanmış, araştırma enstitüleri üniversitelerin içinde yan kuruluşlar olarak yer almalıdır. Dünyadaki özgün çalışmaların (buluşların) önemli bir kısmının bu enstitüler tarafından gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Hacettepe bu yolu 1970’li yıllardan bu yana, yakın zamana kadar denemiştir. Seksenli yılların başında neredeyse 80 enstitümüz vardı. Bunlardan sadece bir ikisi ciddi bir amaç için kurulmuş; diğerleri devletten para sızdırmak için kullanılmıştı.

Enstitülerin özelliği devamlılıklarıdır. En önemlisi de bilginin uygulanabilirliğinin denendiği kuruluşlardır. Aslında üniversitelerin dışarıya, kamuya, halka, sanayiye açılış kapıları fakülteler ve orada çalışan birkaç girişken öğretim üyesinin çabasıyla sınırlı kalan girişimler olmamalıdır. Türkiye bu güne kadar bu yolla “üniversite sanayi işbirliği” sloganı ile hareket ettiği için başarılı olamamıştır.

Bu enstitüler, yanlış anlaşılmasın, sadece teknolojik bir atılımla ilgili değildir. Akla gelebilecek, bugün ve gelecekte her zaman gereksinmemiz olabilecek konularla ilgili –sanat, sosyal ve temel bilgiler, mühendislik- konularıyla ilgili olabilir. Her üniversitenin benzer enstitüleri açması gerekmediği gibi, başlangıçta sorunlar üniversitelere, konumuna, durumuna, gelişmişlik derecesine göre paylaştırılmalıdır. Bir anlamda bir üniversite, enstitüleri ile diğer üniversitelerden farklı olmalıdır ve bir çeşit uzmanlaşmalıdır. Bu yapılanma, o üniversitenin kuruluş amaçları ile yakından ilintili olmalıdır.

Örneğin üniversitenin biri Ortadoğu Tarihini Araştırma Enstitüsünü bulundururken (Haran Üniversitesi) diğeri Balkan Tarihini Araştırma Enstitüsünü (Trakya üniversitesi), biri Tıbbi Bitkiler Araştırma Enstitüsünü bulundururken (Anadolu Üniversitesi) diğeri Akdeniz Anemisi Araştırma Enstitüsünü (Mersin), biri Gülyağ Araştırma Enstitüsünü (Isparta) bulundururken, diğeri Genetik Mirası Koruma Enstitüsü (Celal Bayar Üniversitesi) ya da Kurakçıl Bitki Türleri Araştırma enstitüsü (Konya), Uluslararası Suları araştırma Enstitüsü (Dicle üniversitesi) ve buna benzer onlarca enstitü üniversiteler bünyesinde yapılandırılmalıdır.

Devlet bu enstitüler aracılığıyla üniversitelerle bağlantı ve işbirliği kurmalıdır. Gerektiğinde üniversiteler kendi aralarında belirli bir protokolle ortak projeleri yürütmelidirler. Sanayi ve tarım erbabı, sorunlarını üniversiteler aracılığıyla bu enstitülere iletebilmelidirler. Türkiye’nin bilimsel sorunları özellikle buralarda çözülmeye başlanmalıdır.

Burada lisansüstü eğitiminin tarihine ve şu andaki durumuna değinmek gerekiyor: Lisansüstü eğitim, elimizdeki bilgilere göre, Humboldt Üniversitesinin kuruluşu ili başlar. İlk defa araştırma eğitim ve öğretimle ilişkilendirilir (2015 tarihi itibariyle 162 iki yıl önce). Ondan önce üniversiteler bilineni tekrarlayan ve sadece öğreten yerler olarak görev yapıyordu.

Humboldt Üniversitesinin bu yapılanması, bilim kazanına benzin atmıştır. En büyük ve önemli araştırmalar bu tarihten sonra patlarcasına çoğalmıştır. Eğitim ve öğretimlerin araştırmaya bağlanmasının gerekçesi ve önemi bu tarihten sonra iyice anlaşılmıştır.

Ülkemizde 1970’li yılların sonunu kadar, doktoraların yapılışı belirli kurallara sıkı sıkıya bağlanmamıştı. Danışman hoca evet derse kişi doktor olabiliyordu. Bir çeşit usta çırak kurumu gibi çalışıyordu. Ders alma, belirli ölçütleri tamamlama söz konusu değildi.

2547 sayılı yasa ile lisansüstü eğitim birçok kurala bağlandı.

Lisansüstü eğitim-öğretim özellikle bizim gibi ülkelerde çok önemlidir. Çünkü bu eğitim-öğretim model insan yetiştirme görevini de yüklenmiştir. Bir taraftan lisansüstü öğretimle kişinin bilgi ve araştırma yeteneği dağarcığını doldururken, öbür tarafta eğitim ile topluma model olacak özellikleri ve davranış biçimini kazandırırsınız. Öncelikle doğru ve gerçekçi düşünmeyi, yargılamayı, yorumlamayı; yenilenebilmeyi, yeni bilgiler karşısında değişebilmeyi öğretir. Bir anlamda evrimleşmeyi öğretir.

1987 yılında YÖK’ün bir tamimi ile yüksek lisans öğrencilerine eğitim losyonu verilmesini de öngörmüştü; ancak bu tamim sözde kaldı ve bu güne kadar uygulanmadı. Bundan kasıt öğrendiklerini en hızlı ve etkili bir şekilde, kendi alanının bilim adamlarına, bilim dünyasına ve konuyla yakından ilintisi olmayanlara en etkili şekilde anlatabilme yetisini kazandırmaydı. Bizim gibi bilimsel temeli olmayan ülkeler için çok önemliydi. Uygulanamadı. Bugün, üniversiteler, yükselebilmek ve unvan alabilmek için gereken pazı puanları edinebilmek için, yapmış olduğu çoğu tekrar olan çalışmaları küçük gruplara 10-15 dakikalık sunum yapan hocalarla doludur. Yaşamı boyunca halkın ya da geniş kitlelerin önüne çıkıp sosyal ya da farklı bilimsel konularda konuşan bilim adamımız parmakla sayılacak kadar azdır. Böyle bir hoca profili ile siz bu ülkeyi aydınlık geleceğe taşıyamazsınız.

Kronikleşmiş rahatsızlık: Atamalar

Bütün bunları izlerken, atama kıstaslarında da yeni bir düzeltmeye gidilmelidir. Ne yazık ki üniversitelerimiz yabancı dergilerde yapılmış yayına kilitlenmiş ve insanlarını sadece o ölçütlere göre değerlendirir duruma düşmüştür. Bu, araştırıcının uygulamaya yönelik ve halkın gereksinmelerine uygun çalışmalardan uzaklaştırılması demektir. Bunca üniversite ve öğretim elamanı artmasına karşın, üniversitelerimizce sorunlarımıza çare bulma oranı hiç de beklenen düzeyde olmamıştır. Eğer bilim adamlarımızın ülkenin sorunlarına merhem olmasını istiyorsak, sadece referanslı yabancı dergilerde yayın yapma koşulunu yeniden gözden geçirmemiz gerekir.

Türkiye üniversitelerinin gelişmiş ülke üniversitelerinden farkı, sadece dünyaya bilim adamı yetiştirmenin ötesinde Türkiye’deki sorunlara da bilimsel çözüm getirme olmalıdır. Ne yazık ki yükseltme-atama kriterleri buna izin vermiyor (kişisel olarak bunun Türkiye’nin hayrına olmayan bir planın sonucu olduğunu düşünüyorum).

Türkiye üniversiteleri istihdam kapısı olarak görüldüğü sürece eğitimde farklı bir yol izlenmesi gerekir.

Şunu açıkça bilmeliyiz ki, bugün ülkemizde çocuklarını üniversitelerde okutan ailelerin neredeyse tümüne yakını, çocuklarına güvenceli bir ekmek kapısı bulma ve bunu da çoğunluk devlet kapısında arama düşüncesindedir. Her ne kadar sıkışan devlet büyüklerimiz, ayağı yere basmayan üniversite yöneticilerimiz ve entel tavırlı bilim adamlarımız “üniversiteler ekmek kapısı edinme yeri değildir” diyorlarsa da durum hiç de öyle değildir. Gerçekçi olmamız gerekiyor. Hiçbir aile çocuğum felsefi derinlik kazansın diye, varını yoğunu ortaya koyarak çocuğunu okutmuyor. Ona üreterek alın teriyle yiyebileceği bir ekmek kapısı hazırlamak için bu özveriye gösteriyor. Üniversiteler bu gerçeği görmemezlikten gelemez.

Bugün üniversitelerimizden mezun olan –iş bulabilin- her 10 öğrenciden 9’unun mezun olduğu alanla yakından ilişkisi olmayan bir işte çalıştığı, bu oranın yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde 6/7’ye düştüğü ifade edilmektedir. Aslında yabancı dille eğitim yapan üniversitelerin istihdam oranının biraz daha yüksek olması, mezun oldukları alandaki ihtiyaçtan değil, lisan bilen bir insana ihtiyaç duyulduğundan ve yabancı dille eğitim yapan üniversitelere oransal olarak daha yetenekli, çalışkan öğrencilerin başvurmasından kaynaklanmaktadır.

Eğer yanılmıyorsam 1990’lı yıllardan bu yana özellikle sosyal bilimlerin ve fen bilimlerinin bazı dallarında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tek bir öğretmen ataması yapılmazken ya da çok kısıtla sayıda yapılırken ya da devlet memuru olarak alınmazken, her üniversitede yine aynı alanda lisans programlarının açılması öğrenciyi meşgul etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Bunun manevi çöküntüsü de toplumun başka bir yarasını oluşturmaktadır.

Şirket kurdurarak beceri geliştirelim: Durum böyle olunca, yani mezun ettiğiniz her 10 öğrenciden 9’u okuttuğunuz konuda iş bulamıyor ve ekmek kazanamıyorsa, sizin Kembriç ya da Harvırt’dan farklı bir yol izlemeniz gerekiyor. Hiç kimse bir öğrencinin okuduğu alanın bilgisinden fedakârlık etmesini beklemez. Üniversiteler o alanda verilebilecek bilgi için gerekeni yapmalıdır. Ancak gerçekçi olmamız da gerekecektir. Bunları hayata da hazırlamalıyız. Bu nedenle evrensel üniversite yaklaşımından farklı bir yol izlemeliyiz. Bu hususta şimdilik sadece iki önerim olacaktır:

Üniversite kendi öz kaynaklarından belirli bir fon ayırarak öğrencilerine ustaca yaşamı öğretecektir. İlk olarak örneğin döner sermaye gelirlerinden olabilir ya da bir yerlerden destek bularak diyelim ki 500 bin ya da bir milyon Türk liralık bir fon oluşturur. Üniversite yönetimi, üniversiteye giren öğrencilerden başlamak üzere (değişik branşlarda da olabilir).

Örneğin 10’ar öğrenciden oluşmuş şirketler kurdurur ve eğitime alır. Onlara bir malın üretimi ya da pazarlaması, sanayisinin kurulması, uluslar arası ticaretinin yapılması, danışmanlık gibi çok çeşitli konularda uzmanlaşacak biçimde –hocaları aracılığıyla- kurslar verir. Bir şirket nasıl kurulur, hangi formlar kullanılır, izin nereden alınır, kredi nereden alınır, nasıl başvurulur, ihracat ya da ithalat için hangi formlara ve işlemlere gerek vardır, ham madde nasıl aranır; bir mal hangi ölçütlere göre ihraç edilir; ülkeler arasındaki farklılıklar nelerdir ve benzer onlarca karşılaşabilecekleri formalitenin ve zorluğun üstesinden gelme öğretilir. Bu öğrencilerin devlet kapısından gelir bekleme yerine dinamik bir hayata atılabilmeleri için gerekli bilgi ve beceri kazandırılır.

Diyelim ki 10.000 liraya kurdurttuğunuz her 10 şirketten 9’u battı; biri bile başarıya ulaşırsa bu ülkeye çok şey vermiş olursunuz. En kötü durumda bile ülkeye her yıl o üniversitenin belki de simgesini taşıyan 10 başarılı şirket kazandırmış olacaksınız. Bu şirketlerin daha sonra katkılarıyla bu girişim daha da güçlendirilmiş olacaktır. Harvırt ve Yale Üniversitesinin bu yolla edindiği destek ya da gelirin milyarlarca dolar mertebesinde olduğu söyleniyor. Bütün bu eğitim, öğrencilerin alması gereken lisans bilgisinin dışında yan uğraşı olarak verilecektir.

Bir örnek, 2015 yılında yayımlandı; MIT (Emayti)’inin mezunlarının kurduğu şirket sayısı 25.800, çalıştırdığı adama sayısı 3.3 milyon, yıllık ciroları 2.2 trilyon dolar yani 2.200.000.000.000 dolar. Yani MIT mezunlarını bir ülke gibi sıralasanız dünyanın en büyük 7. ekonomisi olur. Bu rakam Türkiye’nin GSMH’sinin 3 katı.

Kurs vererek beceri kazandıralım: O ki kendi mesleklerinde iş edinme belirsizliği var. Diğer bir yol daha izleyebiliriz. Öğrencilerimize, eğitimlerini aksatmamak kaydıyla, eğitim saati dışında ya da hafta sonlarında üniversite tarafından finanse edilen ya da kısmen paralı da olabilir birbirinden farklı onlarca belki de yüzlerce beceri kursu açabiliriz: Fotoğrafçılık, fotoğraf makinesi tamirciliği, oymacılık, cam işleme, tahta işleme, süs eşyası yapma, elektronik cihaz tamiri, seracılık, her çeşit tamircilik benzer onlarca kurs, onları yan dal olarak yaşama hazırlar. Çocuk üniversiteyi bitirdiğinde elinde bir de yan –kendi kurabileceği- mesleği olmuş olur. Dünyadaki en son gelişmeler ve teknikler bu kurslarda onlara öğretilir.

Üniversite kurma anlayışındaki çarpıklık

Türkiye’de üniversite kurma anlayışında bir çarpıklık var. Bilindiği gibi onlarca il kendi şehirlerinde de üniversite açılması için başvurmuştu. Öğrenebildiğim kadarıyla da halka ve yerel yöneticiler o üniversitelerde özellikle iki fakültenin olmasını talep ediliyor: Tıp fakültesi ve eğitim fakültesi. Çünkü halkımız üniversiteden, hastasını tedavi ettirme ve gelen öğrencilerden para kazanmayı anlıyor. Sanat yeteneğimiz gelişsin, felsefe bilgimiz artsın, kimya, fizik, biyoloji bilgimiz güçlensin diye bugüne kadar kimsenin talebi olmamıştır.

Tıp fakültesini istiyor, aslında daha gelişmiş bir devlet hastanesi istiyor; eğitim fakültesi istiyor, çünkü bin bir çeşit branşa ayrılmış olan eğitim fakültelerine binlerce öğrenci alındığı için şehir esnafı bu fakülteden daha çok memnun kalıyor. Böylece devlet eliyle yürütülmesi gereken sağlık hizmetleri, dolaylı olarak tıp fakültelerine ciro edilerek ve Milli Eğitim Bakanlığınca yürütülmesi gereken öğretmen yetiştirme okulları üniversitelerin içine sokularak üniversiteler kadro, yer ve bütçe olarak hantallaştırılıyor. Bütçelere bakıyorsunuz önemli meblağlar tutuyor; tıp ve eğitim fakültelerinkini çıkarıyorsunuz, bütçe cüce kalıyor. Bu söylediklerime birçok kişinin itirazı olacağını biliyorum. Çünkü her ikisi de gelir kapısı haline dönüşmüş durumda.

Türkiye’de tercih edilen birkaç üniversiteyi alt alta yazarsak, doktor olmak isteyenlerin tercih ettiği Hacettepe üniversitesini bir yana bırakırsak, hekimliğin dışında tercihi olanların istedikleri üniversitelerin hiç birinde (Boğaziçi Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi ve Sabancı üniversiteleri) tıp fakültesi yok.

O zaman evrensel bir üniversite kurmak istiyorsak, tıp fakültelerinin yapılandırmalarını yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın, tıp fakültesinden kesip de diğerlerine verilsin diye bir yaklaşım da söz konusu değildir. Hastalar yapılabilecek en iyi şekilde tedavi edilmeye çalışılsın; ancak sünnet edilme ve tırnak kesme işleminin de üniversite tıp fakültelerinin rutin işleri arasından çıkarılması gerekir.

Üniversiteler hayal kırıklığı yaratan bir süreç olmaktan çıkarılmalıdır

Üniversitelerimiz sayıca hızla çoğaldı. Bundan kimsenin rahatsız olması beklenilemez. Ancak sonuçta buralarda insan yetiştiriyorsunuz. Bir genci geriye dönüşü olmayan yola sokuyorsunuz. Eğer gerçek bir üniversite eğitiminden geçmeden onu hayatın içine bırakırsanız, aslında o kuşağı heba ediyorsunuz demektir. Görünürde Türkiye açmış olduğu bu üniversitelerin önemli bir kısmında epeyi bir kuşağı heba edeceğe benziyor. Eğer hiç yoktan iyidir diyorsanız iki şeyi anlamamışsınız demektir: Harcanan emek ile elde edilen ürün eşleşmemiştir; ikincisi de belirli bir yaşa kadar iyi eğitilmemiş insan dönüşü olmayan yola sokulmuştur. Bugün sadece üç doktora yapmış öğretim üyesi bulunduran her yer lisans programı açabiliyor hatta yüksek lisans da yaptırabiliyor. Önceki yıllarda durum daha da kötüydü; öğretim üyesi olmadan lisans programları açılabiliyordu. Neyse ki çıkanlar iş bulamadığı için oluşturabilecekleri zarar sınırlı kalıyor.

Böyle Bir Sorunu Türkiye Nasıl Çözebilirdi ve Nasıl Çözmeli?

Aslında dünya üniversitelerini üne kavuşturan ve aranan üniversiteler arasına sokan ne gariptir ki para getiren mesleklerin dışındaki yetiştirdiği adamların yetkinliğidir. Bunlar: Dil bilimci, tarihçi, felsefeci, biyolog, kimyager, fizikçi, matematikçi, arkeolog, sosyolog vb (çoğumuzun övgüyle bahsettiği; ancak çocuğumuzu göndermekten kaçındığı) mesleklerdir. Türkiye’nin şu anda en çok gereksinme duyduğu araştırma alanlarıdır. Öncelikle bu alanlara çalışkan, zeki ve becerikli insanları yönlendirmeniz gerekir. Ama nasıl?

Bunun için üniversite giriş sınavlarında sıralamaya girmiş ilk 2000 öğrenciye, üniversitede okurken tüm giderlerini karşılama, daha sonra da yüksek lisans ve doktora programlarına kayıt olma ve bitirinceye kadar da yine giderlerini karşılama garantisi verilerek ve daha sonra da öğretim üyesi kadrosu verileceğinin güvencesi verilerek bu uygulama ile öğretim üyesi açığı giderilmelidir.

Yurt dışı doktora bursları için son 20 yılda resmi olarak 20 milyar dolar ödendiği söyleniyor. Kaldı ki gidenlerin neredeyse yarısının dönmediğini biliyoruz. Bu para yurt içinde kalabilir. Böyle bir programdan sonra üniversiteler açılsaydı iyi olacaktı.

Evrensel Bilime İşbirliği ile Daha Kolay Katılabiliriz

Üniversiteler arası işbirliğinin ve özellikle de yurtdışındaki üniversitelerle yapılacak işbirliğinin büyük yararlar getireceği bilinmektedir. Ancak dünya bilimine damgasını vurmuş üniversitelerin birimleri ile işbirliğinin çok da kolay olmayacağı söylenebilir. Bunun olması için geleneksel uygulamanın dışında bir yol izlemek yararlı olur düşüncesindeyim. Türkiye iklim, arkeoloji ve yabanıl yaşam, doğa güzellikleri bakımından hala gözde bir ülkedir. Birçok kişi belirli bir süre bu ülkede –özellikle ailesi ile birlikte- zamanını geçirmek ister. Önemli kişileri bu yolla buraya çekmenin yolu bizim bu değerlerimizi sunmadan geçer.

Bunun için üniversite, bir insanı, gerektiğinde ailesi ile birlikte misafir edebileceği 30-40 kişilik misafirhane ya da lojman tipi tesisleri kurabilir. Örneğin Hacettepe’nin İnkum tesisleri ya da güneyde deniz kenarında bulunan Karst Araştırma Merkezi ya da Ankara Üniversitesinin Side’deki sosyal tesisleri, buna benzer onlarca yer bunun için iyi bir ortam olabilir. Gelen kişinin ailesi 3-6 ay buralarda kalır; bu yerlere bağlı olarak uygulama ve okullar kurulur; araştırma görevlilerimiz buralarda eğitilir ve işbirliği için önemli adımlar atılır. Çok cüzi bir yatırımla, bu yolla, önemli bilim adamlarını üniversitelerimize belirli bir sürü çekebilir, gençlerle tanıdık yapabiliriz.

Bilimsel gelişmede en önemli itici güçlerden biri, niteliği ne olursa olsun (gelişmiş olanlar tercih edilir) üniversiteler arasındaki ve bilim adamları arasındaki sıkı işbirliğidir.

Doçentlik Sınavlarını Düzene Koyma

Geçmişte, 1982 yılına kadar, tüm aksaklıklarına karşın, yine de doçentlik sınavları en ciddi aşamaydı. Bir defa, kişi en az 4-5 yıl alan bir doçentlik tezi hazırlamak zorundaydı. Bu tez de bir konuyu derli toplu inceleyen bir çalışma oluyordu. YÖK’ün kurulması ile doçentliklere başvuru, makalelerle yapılmaya başlandı ve tez tarihe karıştı.

Çünkü tezler gerçekte bu ülkenin bir sorununu ayrıntılarıyla çözmeye yönelikti. Ayrıca tezin Türkçe sunulması ve Türkçe yazım kurallarına uygun olması, yabancı sözcüklerden arınarak karşılığının Türkçe bulunması gibi bir zorunluluk da getiriyordu. Açıkça Türk dilinin bilim dili olması için bir çeşit araştırıcılar zorlanıyordu. Bu kültürel sömürü düzeni kuranlarının işine gelmedi; çünkü dünyada 220 milyon Türkçe konuşan insana bu yolla ulaşmanın kapıları aralanabilirdi. Türk dilindeki bu bilimsel atılım, işbirlikçileri aracılığıyla, bilimsel yükseltme ve atama (Yard. Doç. dr.; Doç, Prof Dr ve TÜBA üyesi olma) dili, yabancı dilde yazılmış yayınlara daha fazla puan

hatta para vermek suretiyle teşvik edilirse önlenebilirdi. Öyle de oldu. Bazı üniversitelerimizde kendi ana dilinde hemen hemen hiçbir yayın yapılmamaya başlandı ve öyle de sürmektedir.

Üniversiteler Arası Kurulun en ciddi işi olduğunu düşündüğümüz doçentlik sınavları da resmen bir orta oyununu dönüştü. Anlamadığımız konularda jüri üyeliğine seçiliyoruz. İtiraz ettiğimizde, adam bulamıyoruz bu nedenle bu aksaklıklar oluyor deniyor.

Ek derse, yayın puanına, sayteyşın indekse kilitlenmiş öğretim elemanları belki bu yolla saygınlıklarını kazanabilirler diye, olur olmaz jürilere adlarını yazdırdılar ya da yazılmışsa ses çıkarmadılar. Büyük edalarla jürilere katılarak karar verdiler. Hâlbuki bilmediği bir konuda, zorunlu neden olmadığı ve jüride beşinci kişiyi beklenmeyen bir durumda tamamlamak durumuna düşmediği sürece –boy göstermek o kişiye değer katmaz; sadece komplekslerini sanal olarak gidermeye yarar. Bir konuda uzman olmanın saygınlığını belli ki idrak etmiş değiller…

Bir insanın doktorada ve doçentlikte başvurduğu ana ve alt konular bellidir ve kayıtlara geçmiştir. Üniversiteler Arası Kurul, ilgili dekanlıklar aracılığıyla üyelerin yetkin ve yetkili olduğu ana bilim dalı ve alt birimlerine ilişkin bir veri tabanı hazırlar ve jüri seçimini de bu yetkin kişiler arasından rastgele olarak seçer. Bilmediği bir konuda karar verme yetkisi kazandırılan öğretim üyeleri herhalde bizim ülkemizde bulunuyor.

Aslında şu andaki doçentlik sınav yönetmeliği de aslında başka komedi. Deniyor ki, doçentliğe başvurabilmek için hakemli dergilerde ve yabancı dilde asgari şu kadar sayıda yayın yapmalıdır ve bu yayınların anahtar kelimelerinin içinde başvurduğu alan ile ilgili ibare olmalıdır.

Bu kadar değer verdiğiniz yabancı dil ve yabancı ülke dergilerinin hakemlerine inanmıyor musunuz ki, bir de sizin sere serpe seçtiğiniz –çoğu güya meslekten ve alandan- jüri üyelerine inceleterek karar verdiriyorsunuz? Puan ve para verdiğiniz bu dergilerin hakemleri açıkça bizim her şeye maydanoz jüri üyelerimizden daha yetkin olmalı; bu nedenle bunların tekrar masaya yatırılması söz konusu olmamalı; yani bu yayınları asgari koşulu sağlamak koşuluyla sunan herkes doçentlik unvanını almalı. Ancak üniversiteler atama yaparken kendi ölçütünü ayrıca koyabilmeli.

Ancak bu değerlendirmeyi yapabilmek için öncelikle kendini bilen, yansız, bilim ahlakına sahip, telefonlarla ayarlanmaya gelmeyen, yandaşlıktan kurtulmuş jüri üyelerine sahip olmak gerekir. Aslında Türkiye’nin akademik en büyük çıkmazı bu son paragraftaki olumsuzluklardır.

Üniversiteler Kurulurken Ve Geliştirilirken İzlenecek Yol

Türkiye’de birkaç üniversitenin tercih edilir olduğu açık bir gerçektir. Çünkü neredeyse yarım yüzyıl belirli bir akademik geleneği kısmen de olsa geliştirmişlerdir diyebiliriz. Türkiye bu üniversiteleri güçlendirip daha sonra bunların yönetiminde ya da parçalayarak yeni üniversiteler açmış olsaydı, kazanılmış akademik gelenek yeni üniversitelere taşınmış olacaktı. Şu andaki uygulamaya bakıyoruz, akademik gelenekten bile gelmeyen kişiler yönetici olarak atanıyor ve üniversite kuruldu diyoruz. Bu, kısa vadede olsa olsa kendimizi aldatma olabilir.

Gerçek akademik tezgâhtan geçmiş genç akademik personeli yeni üniversitelere atasanız bile, gözü hep gelişmiş olan üniversitelerde ya da coğrafik olarak daha güzel bir yerde kurulmuş olan üniversitelerde oluyor; fırsatını bulunca da kaçıyor. Kaçış nedenlerinin başında da tutucu halk baskısı, üniversitedeki siyasi, dinsel ve aşiret yapılanmaları oluyor. Şu anda özellikle doğu ve güneydoğudaki üniversitelerin bir kısmında bu yapıyı aynen görebilirsiniz. Geriye çoğunluk o yörenin akrabalık ilişkileri güçlü, ya da öğretim üyeliğinin yanı sıra dışarıda ticari tezgâhı olan ya da bir siyasi akıma, aşirete ve cemaate mensup insanlar kalıyor. Üniversiteleri bunlar yönlendirmeye başlıyor. Siyasiler özellikle atamalarda yandaş politikası gütmeye de başlayınca, düzeltebilirsen düzelt…

Nitelikli insanı tutamayınca, uzun süreli plan da yapamıyorsunuz. Örneğin çok yararlı olacağına inandığınız bir lisans programı, enstitü ya da merkez açıyorsunuz; o anda elinizde bulunan öğretim elemanlarını büyük bir beklenti ile buralara yönlendiriyorsunuz; aradan birkaç sene geçiyor bir de bakıyorsunuz ki kurduğunuz birimin kapısını açacak adam kalmamış. Bu sefer kapanmasın diye hemen hemen konu ile ilgisi olmayan mesleklerden (yandaşlık ve ahbaplığı da katarak), çoğunlukla da çalıştığı kurum ile sorunlar yaşamış ya da her hangi bir yere kapağı atamamış olanlardan atama yapılarak, terazi-dirhem misali ucube bir kurum üniversite bütçesine eklenmiş oluyor.

Bir üniversitenin her bilim dalında yetkin olması özlenen bir husustur. Durum öyle midir? En gelişmiş ülkelerin en gelişmiş üniversitelerinde bile durumun böyle olmadığı bilinmektedir. Gerçi bir üniversitenin egemen olduğu bilim dallarının sayısı oranında övündüğü ya da takdir edildiği bilinmektedir. Ancak kaynakları sınırlı olan ülkelerin üniversite açarken ve açmış olduğu üniversiteleri desteklerken belirli bir özelleşmeye ya da uzmanlaşmaya yönelmesini beklemesi en az ekonominin bir gereğidir. Bir alandaki uzmanlığı en fazla birkaç üniversiteye paylaştırırsanız elde edilecek verim daha yüksek olacaktır. Çünkü bilimsel buluşların ancak belirli bir yatırım ve bilimsel bilgi birikiminden sonra olabileceği defalarca kanıtlanmıştır.

Bu açıdan baktığımızda Türkiye’nin karnesi çok da parlak gözükmemektedir. Son on yıl içinde açılan neredeyse 100 üniversite, görünürde bölgenin ve ülkenin sorununa ışık tutacak yapılanmalardan yoksundur. Yeni kurulan bu üniversitelerin bir ile kaynak aktarma ve öğrencileri bulunduğu yerde ikame ettirmenin ötesinde çok önemli bir beklentisi görünmüyor.

Ülkemizin bölgelere göre çok derinleşmiş önemli sorunları bulunmaktadır. Üniversiteler kurulurken, kendi bölgesinde yüz yüze geleceği sorunları çözebilecek birimleri öncelikle kurması ve bunlara destek olacak birimleri de yan programlar olarak (ileride olanak bulunduğunda ve belirli bir yere gelindiğinde güçlendirmek üzere) yapılandırmalıdırlar. Van’da ya da Siirt’e Fransız ya da İngiliz Kültürü lisans öğrencisi almanın çok da akıllıca olmayacağını söyleyebiliriz. Ama öyle…

İşe Araştırma Görevlilerinin Doğru Seçimiyle Başlayabiliriz

Geçmişte durum çok daha kötüydü. Gözcünün kızını kulak burun boğazcı, kulak burun boğazcının oğlunu gözcü alıyordu. Tam bir dost-ahbap sistemi kurulmuştu. Üniversiteler çoğalınca bu yazıyı yazan akademisyenin de kendi çapında zorlaması ve katkılarıyla araştırma görevlilerinin alınmasında biraz daha objektif olan bir sınav sistemine (ALES) geçildi. Ancak yeterli olmadığı biliniyor.

Türkiye üniversiteleri araştırma görevlisi alınımında (yani yüksek lisans ve doktora programına başlayanlara) ve kadroyu atanmalarında (yani ücret ödeneceklerde) şu yolu izlemelidir: Üniversiteler her yıl ya da her 6 ayda bir, hangi alanda kaç tane yüksek lisans, doktora öğrencisi ve ücretli araştırma görevlisi açacağını, merkezi sınav birimine bildirir ve ilan edilir. Öğrenciler herkese aynı uygulanan kapsamlı bir mesleki sınav ile dil sınavına tabii tutulur. Gerekirse belgeli olmak kaydıyla bazı beceri ve yetenekleri için (örneğin lisanslı sporcu olma, belgeli müzik aleti çalma yeteneği olma buna benzer birçok özellik) mesleki başarının aslını büyük ölçüde saptırmayacak puanlar eklenebilir.

Kişilere edindiği puana göre aynen üniversite giriş sınavlarında olduğu gibi, en çok istenen üniversiteden en az tercih edilen yere göre bir düzenlemeyi göz önüne alarak başvuru hakkı tanınır. En başarılı öğrencinin hiçbir etki olmadan en çok tercih edilen bir üniversitenin programına kayıt yapması sağlanır. İnsan etkisi sıfırlanır. Ancak, üniversite bu giren öğrenciler için bir ya da 1.5 yıl sonra –aldığı dersler, tutum, davranış ve diğer objektif esaslara göre yapılmış- bir değerlendirmeden sonra, öğrencinin itiraz için yasal başvurusu saklı kalmak kaydıyla- üniversitesinde kalıp kalamayacağına ilişkin rapor düzenler.

Ancak buradaki esas sorun öğrencilerin üniversiteleri seçmesidir. Hâlbuki çağdaş bir eğitim dünyasında öğrencinin bir üniversiteye başvuru hakkı yukarıdaki sınavları kazanma koşulu saklı kalmak (ya da böyle bir koşul olmaksızın) kaydıyla, seçme işleminin üniversitelerce kendilerince yapılmasıdır. Ancak üniversitelerimiz halkımızın genel davranışından kurtulmuş öğretim elemanlarını barındıramadıkları için, bu seçmede, torpil, rüşvet, siyasi baskı, eş-dost ilişkisine yine de geniş yer verecekleri kaygısı ile yanaşmamaktadırlar.

Ancak insanların farklı yeteneklerle doğdukları bilinmektedir. Bu yeteneğin geliştirilmesi de eğitim kurullarınca olmalıdır. Bu nedenle üniversite, kuruluş amaçlarına uygun öğrenciyi, kendi düzenlemeleri ile öğrencinin yeteneğini ön plana alarak yapmalıdır. Öğretim kurumları kişinin bilgisini artırabilir; ancak ona doğasında olmayan farklı bir yetenek kazandıramaz. Bilgisi olan; ancak o konuda yeteneği olmayan bir öğrenci, bir zaman sonra kendini yetersiz hatta aptal olarak görmeye başlayabilir.

Her üniversitede görülen ortak sorunlar var. Bunlar çoğumuz tarafından bilinen, çözümü, kural olarak para isteyen ya da fedakârlık isteyen sorunlardır:

Öğrencilerle ilgili bazı sorunlar

  • Laboratuvar yetersizlikleri
  • Akademik personel yetersizliği
  • Bursların azlığı ve yetersizliği
  • Harçların yüksekliği
  • Yerleşkelere ulaşım zorlukları
  • Tartışma eksikliği ve çeşitli gruplar arasında sürtüşmeler
  • Staj olanaklarının yetersizliği ve çoğunun ciddi yapılmaması
  • Yurt sorunları
  • Öğrencilerin örgütlenme sorunları
  •  Beslenme sorunları

Öğretim elemanları ile ilgili sorunlar

  • Üniversitelerin yönetim sorunları
  • Araştırma fonu sorunu
  • Döner sermaye sorunları
  • Yayın kalitesi sorunu
  • Altyapı sorunu
  • Nitelikli öğrenci bulma sorunu
  • Yüksek lisans, doktora eğitimi ve sorunları
  • Bilgiye erişim sorunu
  • İletişim ve haberleşme sorunu
  • Kongrelere ve sempozyumlara katılma ve bunları düzenleme sorunu
  • Yabancı dil sorunu
  • Öğretim üyelerinin özlük hakları sorunu
  • Öğretim elemanlarının örgütlenme sorunu

Öğrenci ve Genç Akademisyenler İçin Ne Yapmalıyız?

Üniversiteye başlayan öğrencilere, ilk aşamada bilgi akışını güçlendirme ve onu yazılı belgeler halinde kullanabilme için 1-2 ay içinde yoğun olarak aşağıdaki hususlarda eğitmeliyiz:

  • Hızlı daktilo (klavye kullanımını) öğretme
  • İnternet kullanımını ayrıntılı öğrenme
  • Bilgisayarda Word, PowerPoint, Photoshop, Exel ve bir çizim programını kullanmayı öğretme
  • Kütüphane kullanmayı ve kaynak taramasını ayrıntısı ile öğretme
  • Bilimsel yazım kurallarını (referans verme, kaynakça yazma ve benzer hususları) öğretme.

Akademik Hayata Başlayanlara Yukarıdakilere İlaveten

  • Yabancı dilde rahat konuşacak derecede lisan pratiği yaptırma. Çoğumuz pratik lisan bilgimizin azlığından dolayı yeterince dünyaya açılamıyoruz.
  • Tercüme (çeviri) tekniklerini öğretme; kitap, proje ve tez yazma teknikleri konusunda bilgilendirme. Bu eğitim, Türkçe kitapların yazımını teşvik edecektir.
  • Çalışma alanına göre, fotoğrafçılık, görüntüleme teknikleri; Arapça, Farsça, Osmanlıca belgeleri okuyacak derecede ayrıca kurslar düzenleme. Yaklaşık 30 ülkenin geçmiş arşivinin saklandığı ülkemizde birçok alanda önemli ve doğru sonuçlara ulaşılması için kaçınılmaz bir anahtar olacaktır.

Üniversitede Envanter Çıkarma Ve Randımanlı Kullanma

Projelerden ve araştırmalardan sorumlu rektör yardımcılığı, üniversitenin bünyesinde bulunun tüm alet ve cihazların modeli, teknik özellikleri, işlerlik durumu, çalışmıyorsa nedeni, o andaki sorumlusu ve aletin kullanımı ile yoğunluk tespitini içeren bir veri tabanı hazırlayıp; kendisine bağlı bir büroda 24 saat izlemelidir. Cihaz ve aletlerin rutin aylık kullanımı ile ilgi bir çalışma takvimi ile birlikte üniversitedeki aletlerin en randımanlı şekilde kullanımını sağlayacak ve kaynak israfını önleyecektir. Yapılacak bir tespitte ne kadar alet ve cihazın boşta yattığı anlaşılacaktır. Üniversitelerdeki aletlerin çoğu bir doktora ya da bir proje için kullanıldıktan sonra bir kenara atılır ve tekrar kullanılmaya kalkışıldığında da ya yedek parçası çok pahalanmıştır ya da satıştan kalkmıştır. Bu nedenle çoğu üniversite adeta bir alet mezarlığıdır. Bunun için sadece bir çalışma takvimi yapma alet başına alınan verimi katlarınca artıracaktır.

En doğrusu da merkezi laboratuvarlar kurarak, sorumlu ve yetkili uzmanların denetiminde geniş kitleye hizmet götürmeyi sağlamadır. Birkaç üniversitede bu sistemin çok başarılı şekilde yürütüldüğüne tanık olduk.

Benzer şekilde üniversite hocalarının odalarındaki, evlerindeki (ya da bölümlerdeki) kitap, makale, tez ve benzer dokümanlar da merkezi kütüphanenin döküm listesine bağlanarak; bu kaynakların da –ilgili kişinin izniyle- kullanılması şansı yaratılmalıdır.

Gelecek İçin Akademik Personel Planlaması

Bilimsel ciddi üretimlerin belirli bir kadronun aynı zamanda birlikte çalışmasıyla ortaya çıktığını biliyoruz. Bunu sağlayamayanların ülke içinde ve ülke dışındaki üniversiteler ve enstitüler ile işbirliğine girdiğini görüyoruz. Ancak, uluslararası saygın bir merkez haline gelmek istiyorsanız, o konunun alt yapısından uygulanmasına kadar çeşitli disiplinlerden belirli yetkin bir kadroyu yetiştirmeniz ya da bulmanız gerekir.

Bu nedenle bir üniversite önündeki onlarca yılın planını hazırlayıp, hangi yılda neyi yapacağını ve bunun için hangi niteliklerde ne kadar öğretim elamanı ya da araştırıcı yetiştirmesi gerektiğini hesaplayıp, buna göre yurt içi ve yurt dışı yüksek lisan ve doktora öğrencileri yetiştirmek suretiyle bilimsel kritik kütleye ulaşmaya çalışmalıdır. Bugün üniversitelerdeki durum şöyledir: YÖK izniyle gelen bir hediye paketi (serbest bırakılan ya da yeniden verilen kadrolar) birkaç güne kalmadan, en çok ağlayanlar ve dilenenler başta olmak üzere adeta talan edilir. Gerekçesi de özlük haklarının ihlal edilmemesi olarak kayda geçer… Hatta belirli bir alandaki kadroların başka bir alanda yığılmış olan akademik personelin özlük haklarını geciktirmemek için kaydırıldığını bu nedenle de üniversitelerde bazı bölüm ve fakültelerin bir ur şeklinde şiştiğine tanık oluyoruz. Bu urlaşmanın önüne geçmenin yolu, belki öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısına ve çıkan yayın sayısına endekslenmesi olabilir.

Üniversite Eğitimini Ticari Olmaktan Çıkarmamız Gerekir

Üniversitelerin önemli bir kısmında yetkin ve yeterli bir kadro olmamasına karşın, normal lisan eğitiminin yanı sıra, ciddi yapıldığına ilişkin kuşkuların da olduğu, ikinci eğitim, gece eğitimi, yaz eğitimi gibi, ek derse endekslenmiş bir eğitim sistemi gündemdedir. Hocaların bırakın bilimsel araştırmaları izlemeyi, kendilerini geliştirmeye, gazete okuyacak zamanları bile bulunmamaktadır. Bununla yetinmeyen birçok öğretim üyesi, dünyadaki ünlü üniversitelerin ders listesinde bile bulunmayan çok özelleşmiş yüksek lisan ve doktora dersleri açarak, gelirlerini biraz daha artırma peşindedirler. Kural olarak her yüksek lisan ve doktora öğrencisi ilk olarak danışman hocasının derslerini tümüyle alır.

Çoğunlukla bir hoca bir öğrenci olarak ek ders listelerinde görülür. Doğal olarak bu durumlarda ders ya hiç yapılmaz ya da öğrenciye birkaç makale okuması önerilir ya da bir hoca işi ciddiye alarak bir sömestre boyunca bir öğrenciyi önüne alarak ders anlatır. Yetişmiş olduğu varsayılan öğretim üyesinin zamanı yeterince ürüne dönüştürülemeden bu şekilde heba olur. Yüksek lisans derslerinin kesinlikle mantıklı bir sisteme bağlanması gerekir. Birden çok üniversiteyi bulunduran şehirlerde aynı konudaki yüksel lisan ve doktora dersleri en yetkin kadrosu olan üniversiteler arasında paylaştırılmak suretiyle hem zamandan hem de giderlerden önemli ölçüde tasarruf edilmesi sağlanabilir. Ayrıca derslerin daha ciddi yapılması bu yolla sağlanabilir.

Birçok lisan eğitiminde öğrenci yoğunluğundan dolayı hoca, zamanının çoğunu ara sınav ve final sınavı kâğıtlarını okumayla geçirir. Test tekniği ile yapılan sınavlarda, dershanelerin çıkış yerine konan basit bir optik okuyucu ile sınav kâğıtları bizzat öğrenci tarafından derslikten çıkarken okutulur ve aynı anda varsa yüzdesi ile öğrenci işlerinin kayıtlarına girmiş olur. Böylece öğrencinin yalvarma yakarma, araya adam koyma gibi subjektif değerlendirmeler de son bulur.

Üniversite, Eğitimdeki Uzatma Sorununa Da Çözüm Bulmak Durumunda

Türkiye’nin ilk birkaç sorunundan biri öğrencilerin gerek orta eğitimde gerekse yükseköğretimde iyi okullarda okutulması için harcanan büyük meblağlar ve verilen büyük emeklerdir. Doğan çocuk anaokulundan neredeyse ölünceye kadar olgunlaşmayı ve bilgiyi artıran (içselleştiren) değil, sadece ve sadece belirli bir puan tutturarak bir yerleri kazanma paranoyasına kapılmış durumdadır. Ne çocuğun ne ailenin ne çevrenin huzuru kalmamıştır; en neşeli durumlarında bile düşüncelerinin arka planında çocukların sınav derdi bulunur. Dershane ticareti Türkiye’nin belki de en büyük sektörü olmuştur; ailelerin mali olarak belini bükmüştür. Yitirilen zaman ve emek de cabası…

Üniversite giriş sınavları belirli bir süre bu soruna çözüm gibi gözüktü. En azından doğru ve tarafsız yapılması –yeterli olmasa bile- toplumunda güven oluşturduğu için fazla ses çıkaran olmadı. Ancak gelen öğrenci kitlesinin artması, parasal giderlerin ağırlaşması ve haklı ya da haksız sınav sistemine düşen gölgeler, bu işin bundan böyle pek de sağlıklı yürümeyeceği kuşkusunu doğurmuştur.

Bu durumda üniversitelere büyük bir sorumluluk daha yüklenmelidir. Orta eğitimi tamamlayan öğrenciler, isteklerine göre, üniversitelerde bir zamanlar başarıyla yürütülen FKB (Fizik, Kimya, Biyoloji), FKM (Fizik, Kimya, Matematik), Sosyal bilimler, Güzel Sanatlar, Dil bilimleri gibi sayısı 10’u geçmeyen bilim alanlarına sınavsız kayıtlarını yaptırabilmeli ve o alanda üniversite hocalarından ya da eğiticiler tarafından ön hazırlık adı altında çok yoğun bir eğitime sokulup, sene sonunda merkezi sınavla başarısına göre okuduğu konu ile ilgili tercih ettiği fakültelere kaydını yaptırabilmeli; başaramayanlar ise ya tekrarlayabilmeli ya da üniversite dışında bırakılmalıdır. Böyle bir uygulama, orta eğitimdeki okullar arasında çok belirgin olan eğitim kalitesi farkını, en az düzeye indirerek, herkesin aynı anda yarışmaya girebilmesini sağlaması bakımından adil bir sistem de olacaktır.

Üniversiteler, alanlar bakımından benzer ders içeriği izleyerek, bir üniversitenin okul öncesinden mezun olmuş bir öğrenciye başka bir üniversitenin aynı alandaki bir programına da başvurma hakkı verilebilir.

Böyle bir uygulama öğrencilerin asıl mesleklerinin (lisans) eğitimine başlarken çok güçlendirilmiş bir alt yapıyla başlaması sağlanacağı için, başarı oranı da yükseltilmiş olacaktır.

Böylece velilerin senede bir rakama göre 20 milyar dolar bir rakama göre daha fazla ödediği para yanlarında kaldığı gibi, her aşamada paranoya haline dönüşmüş sınav gerginliği de önemli ölçüde giderilmiş olacaktır.

Af ve uzatmalar: Üniversiteleri rahatsız eden diğer bir uygulama ise, öğrencilerin zamanında üniversiteyi bitirememe durumunda yaşanılan gerginlikler ve siyasi iktidarların çoğunluğu taviz biçiminde gelişen af uygulamalarıdır. Yıllarca önce okuyan öğrenci karşınıza geliyor ve okuduğum günün bilgilerinden beni sınav yapın diyor. Müfredat değişmiş, hoca değişmiş, bulabilirsen bul. Sonunda çoğumuz bizden bulmasın deyip, diplomasını veriyoruz.

Eğitimde müsamaha, vatana ihanettir (Alman Atasözü)

Üniversitelerde (1960’lı yıllarda olduğu gibi) sonsuz süre ile okuma hakkı verilebilir. Ancak 4 ya da 5 ya da 6 yıllık okullarda, bu sürenin uzatılması durumunda her sene bir önceki senenin iki katı kadar harç (yani katlanarak) alınarak kişiye bitirmeye zorlatılabilir. Okuduğu yıl ne olursa olsun, en son müfredattan sorumlu tutulur.

Son Yorum

Hangi yasayı yaparsanız yapın, hangi uygulamayı yaparsanız yapın, yine de bütün bunların doğru işlemesi, akademik bilince ve bilimsel ahlaka sahip insanların bu sistemin içerisinde yer alması; denetimin dıştan beklenilmemesi ya da zorlayıcı kurallarla yapılmaması, öz denetimin ön plana çıkarılması gerekmektedir. Üniversiteler diğer kurumların hepsinden farklı olarak kendi kusurlarını kendi kurallarıyla gideren, gerek duyduğu kişileri kendi bünyesinde yetiştiren ve en önemlisi denetimini kendi iç mekanizması ile yapabilen, yani kendi kendini yaratabilme gücü olan kurumlardır.

Bütün bunlara baktığımızda, bir yerlerden aynen kopya edilmiş modellerle değil, bir yüzüyle kendi iç dinamiklerimize uygun diğer yüzüyle evrensel bilimle aynı kuralları paylaşan yeni bir model oluşturmak zorundayız. Bu kadar tekrardan sonra doğruyu bulacağımızı umuyorum. Yeter ki, üniversite anlayışını öğrenmiş, geçmişin korkularından, katı kurallara bağlanmış düşüncelerden ve bir yerlerdeki uygulamaya hayranlık besleyen taklitçilerden arınmış olarak bir araya gelelim.

Bunu gençlerimizin başaracağına inanıyorum.

Kaynaklar (alıntıların kaynakçaları)

  • Gasset,Y.Ortega;“Üniversitenin Misyonu” ,Çev: Bülent Üçpınar,Birleşik Yayıncılık,Ocak 1997, İstanbul.
  • Günay, Durmuş., ““ tmmob, Makina Mühendisleri Odası V. Ulusal Makina Mühendisliği ve Eğitimi Sempozyumu, 7-8 Kasım 2003, YTÜ,Yıldız-İstanbul, Bildiriler Kitabı, MMO Yayın No: E/2003/341, Sayfa:117-134.
  • Tekeli, İlhan; “Eğitim Üzerine Düşünmek
  • Günay, Durmuş., “Üniversitenin Niteliği, Akademik Özgürlük ve Üniversite Özerkliği”, First International Kongress on University Education, Perspectives on University Education in the 21st Century, May 27-29, 2004, Fatih Üniversitesi, İstanbul.
  • Günay, Durmuş; “Bilimin Matematiksel (Olan) Temeli”, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları,313-323, 1.Ulusal Mantık, Matematik ve Felsefe Sempozyumu, Eylül,2003, Çanakkale.
  • Ataünal, Aydoğan; “Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimdeki Gelişmeler”,, MEB, Yükseköğretim Genel Müdürlüğü, Eylül 1993, Ankara.
  • Çeçen, Kazım; “İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Kısa Tarihçesi”, Bilim ve Teknoloji Tarihi Araştırma Merkezi, Yayın No:7, 1990, İstanbul.
  • Sakaoğlu,Necdet; “Osmanlıdan Günümüze Eğitim Tarihi”,İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları 33 Eğitim 2, Mart 2003, İstanbul
  • Günay, D.,Aydemir.A.,’’Üniversitenin Anlamı ve Türkiye Üniversitelerinin Durumu”, tmmob, Makina Mühendisleri odası, Ulusal Makina Mühendisliği ve Eğitimi Sempozyumu, Rapor ve Bildiriler Kitabı, Yayın no 201, s.105-118, 16-17 Ekim 1997, İstanbul
  • TÜSİAD, Türkiyede ve Dünyada Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji, Yayın No. TÜSİAD/94.6-167, 1994, Haziran 1994, İstanbul.
  • Demirsoy A.’nin 45 yıllık gözlemi.
Etiketler: Ali Demirsoy, Nasıl Bir Üniversite, Üniversitenin geleceği

İlginizi Çekebilir

Sosyal Medya Hesaplarımızı Takip Edin

Eğitim Kolektifi’nin Büyümesine Destek Olun!

İçeriklerimizi beğeniyorsanız daha fazla okuyucunun bize ulaşmasına destek olun.
Bizi Sosyal Medya Hesaplarımızdan Takip Edin, Beğenin, Paylaşın.

Takipte Kalın!

Facebook sayfamızı beğenin ve yeni yazılarımızdan haberdar olun.

Reklam

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.

milli eğitim bakanı olsaydım kitap
eğitim kolektifi milli eğitim bakanı olsaydım kitap satın al

Milli Eğitim Bakanı Olsaydım

90 

Ahmet Yıldız, Ayşegül Kanal, Cem Demirayak, Gözde Durmuş, Engin Karadağ, Erdal Atıcı, Erdal Küçüker, Esergül Balcı, Fevziye Sayılan, Feyzi Coskun, Gökçe Güvercin-Seçkin, Gözde Durmuş, Hasan Aydın, M. Cansu Balcı, Meral Uysal, Mustafa Gazalcı, Niyazi Altunya, Nurcan Korkmaz, Orhan Özdemir, Reşide Kabadayı, Rıfat Okçabol, Selen Balcı, Ş. Erhan Bağcı, Vildan Özdemir
Eğitim Kolektifi Yayınları
Reklam

En Yeniler

En Popüler

Dosyalar

Reklam