Eğitim Hakkı ve Eğitim Ekonomisi – Yakup Kepenek

Ayın DosyasıEditör Seçkisi
Eğitim Hakkı ve Eğitim Ekonomisi Yakup Kepenek

 

Ekonomik ve sosyal haklar ve bunların içinde eğitim hakkı, kapitalist üretim biçimine geçişin ve onun gelişmesinin ürünüdür. Ücretli emeğin doğuşu ve yaygınlaşması kaçınılmaz olarak ekonomik ve sosyal hakları doğurmuştur.

İşçilerin eğitim görmeleri gereksinimi, tarihsel açıdan bakıldığında, başta sanayi olmak üzere, üretim sürecinde kullanılan teknolojilerin gelişimine bağlı bir çizgi izlemiştir. Buna koşut bir gelişme tüketicinin de belli bir eğitim almış olmasında görülür. Başlangıç aşamalarında sanayileşmenin ulusallığının önemi nedeniyle, kimi ülkelerde eğitim, uluslaşmanın bir gereği olarak da toplumsallaşır.

Önemli bir nokta daha var; ekonomik ve sosyal haklar, yalnız ve ancak temel insan hak ve özgürlüklerinin, özellikle de düşünce ve öğütlenme özgürlükleri ile cinsiyet, din, ırk ve dil farkı olmaksızın, yani eşitlik ilkesi üzerinde yükselebilir.

Eğitim Hakkı: Sosyal Hakların En Önde Geleni

Günümüzde ekonomik ve sosyal haklar, çalışma, eğitim ve sosyal güvenlik ana başlıkları altında toplanan hakların bütünüdür. Yaşayabilmenin ön koşulu olduğundan, yani niteliği gereği, bunların başında çalışma hakkı gelir. Onu, eğitim hakkı izler.

Eğitimin sağladığı bireysel ekonomik yarar, üretimde verimliliğinin artması ve bunun kişinin gelirine dönüşmesiyle ölçülür. Eğitimin, bireyden bağımsız ekonomik ve toplumsal yararları vardır. Ekonomide verimliliğin artışının eğitim düzeyine bağlı olduğu kolayca saptanabilir. Eğitim düzeyinin yükselmesi, üretimde kullanılan diğer etmenlerin verimini, yani toplam faktör verimliliğini de artırır. Eğitimle sağlanan toplumsal yarar ise, her alanda yaşam kalitesinin yükselmesiyle elde edilir.

Bu üçlü özelliğin yani bireysel ekonomik ve toplumsalın bireşimi olması, eğitim hakkının ekonomik yönünün açıklanmasında kilit işlevi görür. Bu gerçekler karşısında sorulması gereken soru şudur: Bireyin eğitilmesinin ekonomik yükünü kim üstlenecektir?

Özgürlüğün En Güzel On Yılı

Eğitim hakkı, diğer ekonomik sosyal haklarla birlikte, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında yer aldı. 1961 Anayasasında yer alan hak ve özgürlükler, kimilerince öne sürüldüğü gibi askeri darbe sonucu yukarıdan verilen bir bağış değil; o günlere dek oluşan güçlü bir birikimin ve toplumsal uyanışın doğrudan sonucudur.

1961 Anayasasının sağladığı özgürlük ortamının eğitim hakkının güçlenmesine, dolaylı da olsa, bir başka önemli katkısı oldu. Ülkemizde ilk kez sosyal sınıflar; sınıfsal ilişkiler; emekçilerin örgütlenmesi ; toplu iş sözleşmesi ve grev hakları kamuoyunun gündemine geldi. Bu özgürlükçü altyapı , tüm toplum için eğitici ve öğretici bir işlev gördü; ekonomi ve toplumbilim başta olmak üzere, özellikle sosyal bilimlerde, araştırma ve yayınların hızla çoğalmasına, üniversitelerin bilimsel üretim yönlerinin gelişmesine yol açtı. Eğitim ortamı, düşünce özgürlüğü temelinde en parlak günlerine kavuştu.

Eğitimin bir hak olarak algılanması, kaçınılmaz olarak, kamu hizmeti sayılmasını, daha doğrusu eğitimle ilgili giderlerin ilke olarak devlet bütçesinden karşılanmasını, en azından zorunlu temel eğitimin tamamıyla, parasız olmasını da içerir. Cumhuriyetin eğitimle fırsat eşitliğinin güçlendirilmesi politikası da, özünde eğitimin ekonomik yükünü bireyin değil toplumun üstlenmesini zorunlu kılar.

Özgürlükçü, eşitlikçi ve bilimsel bilginin yol göstericiliği nitelikleriyle eğitim hakkının toplumun gündemine güçlü bir biçimde taşınmasına, o yıllarda, Anayasa’nın ”çalışanlara” sendikalaşma hakkı tanımasıyla hızla güçlenen öğretmen örgütlenmesinin de büyük katkısı oldu. Türkiye Öğretmenler Sendikası – TÖS’ün kurulması ve hızla büyümesi, eğitim hakkının toplumsallaşmasına büyük bir ivme kazandırdı.

Sonuç olarak denilebilir ki, bu özellikleriyle eğitim hakkının en fazla güçlendiği ve toplumsallaştığı yıllar, uzak ara, 1960’lı yıllardır.

Günümüzde Eğitim Hakkı

Gelişmiş denilen ülkelerde, küreselleşme sürecinin aşırı bireyci ve serbest piyasacı saldırısı, derecesi ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, ekonomik ve sosyal hakların sınırlandırılmasına yol açıyor. Ancak, o ülkelerde hane haklarının gelir düzeyinin yüksek oluşu ve hükümetlerin ulusal bilim ve teknolojiye önem verme zorunda olmaları, eğitimin finansmanının Türkiye’ye göre daha az zarar görmesi sonucunu veriyor, denilebilir.

Bununla birlikte gelişmiş ülkelerde de eğitimin finansmanı, çok sayıda kamusal destek yöntemleri kullanılsa da günümüzde ilke olarak, bu hizmetten yararlananların omuzlarına yükleniyor; eğitim hakkı yerini paralı eğitime bırakıyor. Aslında bu gelişme eğitimin hak olmaktan çıkması ve bir ürün gibi, hizmet olarak isteyenler tarafından parası ödenerek satın alınması anlamına geliyor.

Dünyadaki bu genel gelişmelerin Türkiye’ye yansıması kolayca kestirilebileceği gibi, çok daha aşırı boyutlarda oldu ve oluyor. Önce özgürlükler gitti, Türkiye’de ekonomik hak ve özgürlükler, yukarıda belirtildiği gibi 1971’den sonra adım adım yıkıma uğradı; 24 Ocak 1980 sonrasının serbest piyasa saldırısı, aynı yılın 12 Eylül’ünün faşizmi ile de bu yıkım daha aşırıya taşındı; sendikal hakların baskı altına alınması ve bazı sendikaların, özellikle de TÖS ve DİSK’in tamamıyla kapatılması, en büyük yıkımını ekonomik ve sosyal haklar üzerinde yaptı. Bu süreçte eğitimi, hak olarak savunacak toplum kesimleri tümüyle susturuldu. Sonuçta, eğitimin kamusal yönünün önemi hızla azalırken, özel yönünün kapsam alanı genişledi.

Sonra, ekonomi politikası zengini daha zengin etmeye odaklandı. Özel sermaye birikimine dayalı ekonomi politikası o kadar egemen oldu ki, devlet, çok gelirden çok, az gelirden az vergi almak gibi, maliye biliminin en temel kuralını bile göz ardı edebiliyor. Sonuçta devlet eğitime yeterli kaynak ayıramıyor. Kişi başına gelirin azlığı, ve gelir dağılımının giderek daha eşitsiz duruma gelmesinin bir sonucu olarak, toplumun özellikle az gelirli kesimleri eğitimden etkin bir biçimde yararlanamıyor.

Paralı eğitim, Türkiye’de geniş yoksul kitlelerin eğitimden yararlanmamalarının çok sınırlı kalması sonucunu doğuruyor.

Ek olarak, yoksul kesimler için çocuğun okul yerine işe ya da sürekli kurslara ve meslek okullarına gönderilmesi, özellikle de kız çocuklarının okula gönderilecek yerde çalıştırılması, kadını ikincil sayan geleneksel anlayışla birlikte, özellikle toplumun yoksul ve az gelirli kesimlerinde yaygın biçimde uygulanıyor. Bu gerçek, çocuk işçiliğini arttırdığı gibi, eğitimin hak ve özelliğinden daha da uzaklaşılması sonucunu doğuruyor. Paralı eğitim, bu ortamda uygulanıyor.

Eğitimin paralı olmasının pek çok olumsuz sonucu var; ancak burada sonuçlardan yalnızca konumuzla ilgili ve gelecekte çok olumsuz sonuçlar verebilecek olan ikisine değiniliyor.

Olumsuz sonuçlardan biri, varlıklı aile çocuklarının yoksullara göre daha kaliteli eğitim alabilmeleri ve böylece eğitimde fırsat ya da olanak eşitliğinin ortadan kalkmasıdır. Fırsat eşitliğinin ortadan kalkmasıyla, eğitimin özellikle toplumsal boyutu çok zarar görecektir; çünkü fırsat eşitliğinin sağladığı bireyin yaratıcı yeteneklerinin ortaya çıkarılmasının olası bireysel, ekonomik ve toplumsal yararı ortadan kalkmaktadır. Böylelikle bireysel ve ekonomik kayıplara ek olarak, toplumun, bilim insanı, sanatçı ve sporcu gibi alanlarda gerçek gizli gücünü (potansiyelini) tam olarak ortaya çıkarmasına olanak kalmayacaktır.

Paralı eğitimin eğitim hakkının yerini almasının ikinci, ancak hiç de ikincil olmayan olumsuz sonucu şudur: verilen eğitimin içeriği, hizmeti satın alan ya da tüketici tarafından belirlenir gibi bir büyük yanlış yapılıyor. Halk bunu istiyor gibi bir anlayış, giderek artan oranda eğitim programlarına damgasını vuracaktır.

Birincisi halk bunu istiyor diye eğitimin içeriğinin saptanmasını ana babaya bırakan eğitim politikasına sarılanlar, çoğu kez kendi isteklerini halk böyle istiyor diye topluma dayatıyor. Eğitimde, 4+4+4 diye bilinen ünlü düzenleme, yapanların da açıkladığı gibi, dindar nesiller yetiştirme amacıyla yapılmıştır ve doğruluğu bilimsel olarak kanıtlanamayacak olan bir varsayıma, halkın, çocuklarının dindar yetiştirilmesini istediği varsayımına dayanır.

İkincisi, halk böyle istiyor anlayışı, tanımı gereği, eskiye dönüktür; şimdiki durumu ve geçmişi içerebilir; daha fazlasını değil. Çünkü halktan bilimsel gelişmeleri içselleştirmiş olması, daha doğrusu ailenin çocuğunun alacağı eğitim ile ilgili bilgileri önceden edinmiş olması ve bunların bir bütünlük içinde ilgili kurumun eğitim programlarına dönüştürmesi, beklenemez. Bunu halk ya da toplum adına yapması gerekenler, konunun uzmanları, üniversiteler ve diğer bilim kurumlarıdır.

Özetle, halk böyle istiyor yaklaşımına dayalı bir eğitim politikası, tam bir aldatmacadır. Eğitimi çok önemseyen halkın bu duygularını sömürmekten başka bir şey değildir.

Sonuçta, çağdaş eğitim sürecinden hızla uzaklaştırılan Türkiye, bunun doğal bir sonucu olarak, bilimsel ve teknolojik yenilik alanında da gelişemiyor. Örneğin, GSMH’dan araştırma ve geliştirmeye ayrılan yıllık pay, yıllardır aştık aşıyoruz derken ”hala” en son 2013 verilerine göre yüzde birin altındadır. Oysa, işlevsel ve süreklilik kazanan bir ulusal AR-GE temeli oluşturulabilmesi için yüzde bir, aşılması gereken eşiktir.

Ek olarak, AR-GE temelinin oluşturulması yalnızca para ile başarılamıyor; bütüncül bir kurumsal örgütlenme, çağdaş bir eğitim altyapısı ve nitelikli araştırmacılar yetiştiren bir üniversite sisteminin ve bağımsız üst bilim kurumlarının varlığı önemlidir. Ayrıca, AR-GE’nin üç öbeğinin, üniversite, ekonomik işletmeler ve kamuya ait AR-GE birimleri ayaklarının eşgüdüm ve işbirliği içine çalışmaları gerekiyor.

2014 öncesinin on yılında, sayıları katlanarak artırılan üniversitelerinin, YÖK ile içine sokulmuş oldukları, günümüzde de süregiden, bilimsel özgürlük ve akademik özerklik yönünden olumsuz durumlarını ve üst bilim kurumları olan TÜBİTAK ve TÜBA’nın siyasal iktidar eliyle başlarına gelenleri belirtmeye bilmem gerek var mı?

SONUÇ

Eğitim politikasının saptanmasında, eğitimin bireysel yararı ile ekonomik getirisi ve toplumsal yararı birlikte düşünülmelidir. Bu gerçek eğitimin finansmanının, temel eğitimin tamamının ve sonraki aşamalarının da en azından çok büyük bir bölümünün, toplum adına kamu yönetimi eliyle sağlanmasını gerektirir. Kısaca, eğitimin ana ekseni parasız sağlanan kamu hizmeti olduğu ilkesine dayanmalıdır.

Bireysel ile ekonomik ve toplumsalın birlikteliği, eğitim programlarının içeriğinin belirlenmesinin halk böyle istiyor gibi öznel ve bilimsellikten uzak bir anlayışa bırakılmasına izin vermez. Eğitim programlarının tüm aşamaları biri birini besleyen bir nitelik taşımalı; özel alan ile kamu alanını dengeli bir yaklaşımla içermeli ve ekonominin ve toplumun kısa ve uzun dönemli gereksinimlerinin karşılanmasına uygun olarak yapılmalıdır.

Günümüzde tüm dünyada yaşanan bilgi toplumuna geçiş süreci, ülkemizde de eğitim hakkının bireysel, ekonomik ve toplumsal yönleriyle yeniden güçlendirilmesini gerektiriyor. Çünkü, küresel ekonomik yarışta başarı, ülkelerin bilinçli bir kurumsal düzenleme ile bilgiyi üretim etmeni olarak kullanma becerisini göstermelerine doğrudan bağlıdır. Ülkemizde bu önemli sıçramanın başarılması, bilgi toplumuna geçişin temeli olan eğitimin yeniden hak olarak algılanmasına bağlıdır.

Kaynak:
ODTÜ Emekli Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Yakup Kepenek tarafından yazılan bu makale , 20 Eylül 2014 tarihinde düzenlenen Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği tarafından düzenlenen “Aydınlık Bir Türkiye İçin Eğitim Reformu” adlı sempozyumda sunulmuştur.
Etiketler: , , , ,
Sosyal Medya Hesaplarımızı Takip Edin

Eğitim Kolektifi’nin Büyümesine Destek Olun!

İçeriklerimizi beğeniyorsanız daha fazla okuyucunun bize ulaşmasına destek olun.
Bizi Sosyal Medya Hesaplarımızdan Takip Edin, Beğenin, Paylaşın.

Takipte Kalın!

Facebook sayfamızı beğenin ve yeni yazılarımızdan haberdar olun.

Reklam

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.

eğitim kolektifi kitaplar
Reklam

En Yeniler

En Popüler

Dosyalar

Reklam