Aile Senaryosu Nedir? Çocuğunuzun Kişiliğini Nasıl Şekillendirir? – 2

0
Aile Senaryosu nedir?Çocuğunuzun Kişiliğini Nasıl Şekillendirir?
sdsd

Çocukluk: Geleceğin İzdüşümü

Çocuklarının dünyaya gelmesi, büyük olasılıkla bir çiftin hayatları boyunca yaşayacakları en önemli değişikliktir. Bu büyük değişime hazırlanmaksa bebek için alışverişi yapıp ona bir oda hazırlamaktan, gelişimiyle ilgili kitaplar okumaktan ya da çocuğunuzun ismine karar vermekten çok daha karmaşık ve duygusal bir süreçtir; çünkü bu dönemde nasıl anne babalar olacağınıza, çocuğunuza neler verip ondan neler isteyeceğinize, onu nasıl bir insan olarak yetiştireceğinize karar verir, bir başka deyişle bebeğinizin hayat senaryosunu kaleme almaya başlarsınız.

İlk adımda ana babanın kendileri için seçecekleri roller belirlenir. Bir çocuğu olacağını öğrenen kadın iyi annelik, erkekse iyi babalık konusunda bütün bildiklerini zihninde derleyerek rolünü oluşturmaya başlar. Alınan ilk karar, kendi anne babamızdan daha iyi ebeveyn olmaktır.

Eşlerin ikisi de kendi anne babalarının yaptığı hataları yapmayacak; kendi yaşadıkları üzüntüleri, yoklukları, olumsuzlukları çocuklarına yaşatmayacaktır. Kimi kendi babası gibi sert, uzlaşmaz olmamaya dikkat edecek, kimi annesi gibi çocukları arasında ayrımcılık yapmayacaktır. Yatılı okumuş olanlar, çocuklarını yatılı okula göndermemeye, üniversiteye gönderilmemiş olanlar çocuklarını en iyi şekilde okutmaya karar verir. Bazılarımız yeni teknikleri tercih eder. Bazılarımız çocuklarıyla saygı, ciddiyet ve mesafenin korunduğu ilişkiler yaşayacaktır, bazılarımız şefkat ve sevgiye öncelik verecektir. Annenin varsa işine devam edip etmeyeceği, çocuğun bakımını kimin üstleneceği, bir kardeşinin olup olmayacağı, olacaksa iki çocuğun arasının kaç yıl olacağı gibi sıradan gözüken tercihlerin çocuğun geleceğine etkisi büyük olacaktır. Bütün bu tercihler birikip bizim anne baba olarak tutumlarımızı belirler. Tutumlarımız da çocuklarımızın geleceğini…

Bir çocuğu olacağını öğrenen erkekse iyi baba olmak için bütün bildiklerini derleyerek rolünü oluşturmaya başlar. Alınan ilk karar, kendi anne babasından daha iyi ebeveyn olmaktır.
Bir çocuğu olacağını öğrenen erkekse iyi baba olmak için bütün bildiklerini derleyerek rolünü oluşturmaya başlar. Alınan ilk karar, kendi anne babasından daha iyi ebeveyn olmaktır.

Kader Belirleyen Altı Yıl

Son yıllarda yapılan araştırmalar; çocukluğun, özellikle de erken çocukluk yıllarının kimliğimizin oluşmasındaki en önemli dönem olduğunu, ebeveyn tutumlarının ve tutarlı bir çocukluk yaşamanın kişiliğimizi, ilgilerimizi, becerilerimizi, kapasitelerimizi derinden etkilediğini kanıtlıyor. Bazı uzmanlara göre özellikle hayatın ilk altı yılı, geri kalan ömrümüz üzerinde geri döndürülemez izler bırakıyor. Nasıl mı? Bilinçaltımızın, çalışma şekli yüzünden.

Nörologlara göre bilinçaltımız; geçmişimizi, çocukluk ve gençlik deneyimlerimizi tekrar tekrar yaşayacak şekilde işliyor. Kişiler, olaylar değişse de benzer olaylar karşısında hep aynı tepkileri verip, benzer sonuçlar almaya hatta çevresindekileri kendi deneyimlerindeki gibi şekillendirmeye devam ediyor. Bir adresi bulmaya çalışırken hiç yanlış yola saptığınız oldu mu? Pek çok insan, daha sonra o adrese her gidişinde kendisini hep aynı yanlış sokağa girerken bulur. Tercihinizi değiştirmek için bilinçli bir şekilde kendinizi zorlamazsanız, aynı yere her gidişte hep aynı yanlış yolu seçer, hep aynı noktada kaybolursunuz, çünkü tekrar etme, zihnin doğal çalışma yoludur. Hayatlarımız da böyledir.

Bizi; ailemizin gördüğü şekilde, çalışkan, yetenekli, sevilmeye değer, önemli ya da tembel, beceriksiz, değersiz, önemsiz v.s. görecek, ailemizin bakışını onaylayacak insanları kendimize dost seçeriz.
Bizi; ailemizin gördüğü şekilde, çalışkan, yetenekli, sevilmeye değer, önemli ya da tembel, beceriksiz, değersiz, önemsiz v.s. görecek, ailemizin bakışını onaylayacak insanları kendimize dost seçeriz.

Hayatımızda Kalıplar Neden Tekrar Eder?

Çevremizdekilerle geliştirdiğimiz -ya da geliştiremediğimiz- ilişkiler, ailemizdekilere karşı davranışlarımız, sevgilimizi nasıl seçtiğimiz, iş ve kariyer kararlarımız, anne babamızla ilişkilerimiz, bir türlü veremediğimiz kilolarımız, eşimizle bir girdaba düşmüş gibi hep aynı cümlelerle başlayıp biten kavgalarımız, cinsel hayatımız; çocukluğumuzun ve senaryomuz içinde üstlendiğimiz rolün, kendi ana babamızın gözündeki kimliğimizin bir yansıması olabilir.

Çocukluk yaşlarından itibaren çalışıp ailesine katkıda bulunan genç kadın, ekonomik durumu iyi bir erkekle evlilik yapar; ancak birkaç yıl içinde kendisini yeni evinin de ekonomik sorumluluğunu üstlendiği, çalışan kadın rolünde bulur. Babasının alkol sorunu nedeniyle aile içinde sürüp giden kavgalarla büyüyen bir başkası, bu şiddetten uzak kalabilmek için evlendiği erkeğin yıllar içinde tıpkı babası gibi her fırsatta bağıran, azarlayan bir erkek haline gelişine şahitlik eder. Neden?

Kendisini çok eleştirdiği için ilk eşinden ayrılan bir erkek, ikinci eşinin de -tıpkı ilk eşi gibi- giderek daha fazla şikâyet etmeye, daha fazla eleştirmeye başladığını fark eder. Bazılarımız üniversiteden mezun olur olmaz başladığı işte yıllarca çalışırken bazılarımız bir işten bir işe, bir sektörden bir başka sektöre geçer durur. Bu kariyer “esnekliği”nin nedeni çocukluk yıllarımızdan alıştığımız bir vazgeçiş olabilir mi?

Her Şey Beyin Yüzünden!

İngiliz klinik psikolog Oliver James’e göre tercihlerimizi belirleyen; ailemiz tarafından -özellikle hayatımızın ilk altı yılında- nasıl bir tutumla, hangi mesajlarla ve ne kadar sevilerek büyütüldüğümüzdür. Bizi; ailemizin gördüğü şekilde, çalışkan, yetenekli, sevilmeye değer, önemli ya da tembel, beceriksiz, değersiz, önemsiz v.s. görecek, ailemizin bakışını onaylayacak insanları kendimize dost seçeriz. Yeni tanıştığımız kişileri geçmişimizin gözlükleriyle değerlendirir, geçmiş hayat senaryomuzun karakterleriyle karşılaştırırız. Hatta bazen karşımızdaki insanın konuşma biçimi, yürüyüşü, bizi onlara yaklaştırır ya da uzaklaştırır.

Eşimizde kendi ailemizden izler bulmak ister, sevgilimizde çocukluk senaryomuza karşılık gelen karakterleri arar,onları senaryomuzdan alışık olduğumuz diyalogların, destek konuşmalarının ya da tartışmaların, kavgaların zeminine çekeriz. Bu kişilerin; duruşu, ifadesi, karakteri, beden diliyle çocukluğumuzda mutlu ya da mutsuz olduğumuz anları canlandırmasını umar, geçmişimizden bir yansıma bulmaya çalışırız. Bazen karşılaştığımız insanlar; bizim senaryomuzdaki rollere uymaz, beklentimizden daha farklı davranır, o zaman ince ince çalışıp karşımızdaki insanı bir heykel gibi yontar ve onlar için biçtiğimiz rolün içine yerleştirmeye çalışırız. Aslında – farkında olmadan- ihtiyaç duyduğumuz, ilişkiye girdiğimiz insanların bize bir zamanlar ailemizin davrandığı gibi davranmasıdır.

Oliver James’e göre içine doğduğumuz ve bu senaryoda bize düşen rol, hayat boyu kendisini tekrar eden ve bir türlü çözüme ulaştıramadığımız sorunlarımızın, bambaşka kişilerle, farklı zaman ve mekânlarda benzer durumlara düşmüş olmamızın, iş seçimimizden, özgüvenimizin düşüklüğüne hatta cinsel kimliğimize kadar pek çok tercihimizin ardındaki neden olabilir; ancak çocukluk deneyimleriyle yetişkin kişiliği arasında bağlantı kurabilmek çoğu zaman imkânsızdır ya da bu bilgi deneyimli uzmanların yardımıyla su yüzüne çıkabilir. Ebeveyn tutumlarının çocuklar üzerindeki etkisi kolayca gözlemlenecek şekilde yaşanmaz. Hatta bu mesajların asıl etkisi kişilerin hayatları boyunca özgür iradeleriyle aldıklarını zannettikleri kararlar, üstlendikleri roller ve sorumluluklar üzerindedir.

Hayat boyu kendini tekrar eden ve bir türlü çözüme ulaşamayan sorunlarımız, bambaşka kişilerle başka zaman ve mekânlarda kendimizi aynı çaresiz durumlara düşmüş bulmamızın da nedeni bu çocukluk mesajlarıdır. Örneğin genellikle ailelerin  ilk erkek çocukları babalarının, ilk kız çocuklarıysa annelerinin çözülememiş, duygusal yüklerini sırtlayarak hayatlarına başlar. Baba figürü mesafeli bir ebeveynlik sergilediyse ailelerin küçük kızları babalarıyla öfkeli bir hesaplaşma içine girer.

Aslında - farkında olmadan- ihtiyaç duyduğumuz, ilişkiye girdiğimiz insanların bize bir zamanlar ailemizin davrandığı gibi davranmasıdır.
Aslında – farkında olmadan- ihtiyaç duyduğumuz, ilişkiye girdiğimiz insanların bize bir zamanlar ailemizin davrandığı gibi davranmasıdır.

Ailenin büyük çocuklarında, eş seçimi sırasında – daha yakın olduğu ebeveynin- seçimini yeniden yaşatmak eğilimi yaygındır. Daha da ileriye gidebiliriz: Son dönemlerdeki araştırmalar annenin yaşadığı öfke, korku gibi kronik ve tekrarlanan duyguların hamileliği ilk dönemlerinde bile bebeğe ulaşarak onda izler bıraktığını göstermektedir. Bir annenin korku, öfke, sevgi, gibi duyguları çocukların genetik ifadesini biyolojik olarak değiştirebilir. Annenin duyguları; farklı hormon ve bilgi sinyallerini açığa çıkarmakta, bu kimyasal sinyaller hücrelerdeki belirli reseptör proteinleri aktif hale getirerek ceninin yanı sıra annenin bedenindeki fizyolojik, metabolik ve davranışsal değişiklikleri de tetiklemektedir.

Günümüzde, hamile bir annenin stresinin özellikle hamileliğin ilk üç ayında bebeği nasıl etkilediğini açıklayan çok sayıda araştırma vardır. 2010 yılında “Biyolojik Psikiyatri”de yayımlanan bir çalışmada, doğum öncesinde yaşanan stres ile bunun bebeklerin sinirsel gelişimi üzerindeki etkisi irdelenmiştir. Araştırmacılar; 125 anne adayı üzerindeki çalışmada, annelerin stres düzeyini ölçmek için amniyotik sıvı içindeki stres düzenleyici hormon olan kortizol hormonunun miktarını ölçmüş, rahim içindeki kortizol hormonunun artışına maruz kalan hamileliğinin 17. haftasındaki bebeklerin, 17 aylık olduklarında bilişsel gelişim gerilikleri yaşadığını bulmuştur.

Benzer şekilde, çocuklukta ebeveynimizle yaşadığımız olumsuz ilişkilerin, yetişkinlikte hem beyinde hem de beyin dalgalarında değişikliğe yol açtığını da artık biliyoruz. Örneğin duygusal tepkileri yöneten hipokampüsün, çocukluğunda cinsel tacize uğramış ya da şiddete maruz kalmış kişilerde yüzde 5’e kadar daha az geliştiğini, taciz, travma ya da saldırı ne kadar erken yaşta yaşanmışsa hasarın o kadar derinde ve o kadar kalıcı olduğunu da ölçümleyebiliyoruz. Yine anne ya da babanın öfkeli olduğu, şiddet uyguladığı ailelerde büyüyen çocuklarda kortizol hormonunun salgılanma düzeni değişiyor. Sağlıklı yetişkinlerde bu hormon çevresel olaylara göre yükselip alçalırken, olumsuz çocukluk deneyimlerine maruz kalmış kişilerde hormon ya çok alçak ya da çok yüksek seyrediyor.

Aile Senaryosu: Mutlu Son Yok mu?

Çocuklarımızı olumsuz etkileyecek koşullar sadece travmalar, aşırı stres ya da şiddet gibi dışarıdan kolayca fark edilecek kötü muameleler değildir. Bazen sadece sözcükler, tutumlar, aile içinde tekrar eden küçük şakalar bir çocuğa kim olduğu konusundaki “gerekli” mesajları verir ve onları kaygılı, mutsuz, güvensiz ve değersiz hisseden yetişkinler haline getirebilir.

Ebeveynler bunu nasıl yapar? Her anne baba, doğal olarak çocuklarını sever, yönlendirir, eğitir, doğruyu yanlışı öğretir, kendi değerleri doğrultusunda tutum ve davranışlarına yön verir; ancak bunu yaparken her ailenin mesajı, yöntemi birbirinden farklıdır. Daha önce de yazıldığı gibi bu farkı yaratan o ailenin senaryosudur. Her bebek, varlığından haberdar olmadığı ve uzun yıllar olmayacağı, o doğmadan çok önce, kahramanların karakterleri, rolleri, sorumlulukları belirlenmiş bir senaryonun içine doğar ve bu senaryoda kendisi için yazılmış rolünü oynamaya çalışır; çünkü çocuklar, büyüyüp hayatlarını yönlendirecek tercihler yapmadan çok önce, ailelerinin değer ve beklentilerinin bir temsilcisi olur. Onlar evliliğin meyvesi, anne babalarının hayallerini gerçekleştirecek gurur kaynağı olacaktır. Böylece çocuklar henüz dünyaya bile gelmeden, anne babaları onların “kim?” olacağına, aile hikâyesinde hangi boşluğu dolduracağına, hangi duygusal ihtiyaçları, hangi gelecek planlarını karşılayacağına karar vermiş olur. İşte çocuklarımızın geleceğini böyle belirleriz.

Yazının ilk bölümünü Aile Senaryosu Nedir? Çocuğunuzun Kişiliğini Nasıl Şekillendirir? – 1 başlıklı yazımızdan okuyabilirsiniz.

: Bu makale ’in Aileye Rağmen adlı kitabından uyarlanmıştır.