Öğrenmeye Dair Artık Vazgeçmemiz Gereken 6 Boş İnanç

Öğrenmeye dair çok doğru olduğuna inandığımız bazı inançlarımız, aslında çocuklarımıza zarar veriyor olabilir mi? Son dönemlerde geleneksel okul sistemini eleştiren ve okulların verimsizliğini anlatan çok sayıda yazı okumuş olabilirsiniz. Bu yazıların pek çoğunun ana fikri aynıdır.  Neredeyse tümü , okulların 100 yıl önceki Endüstri Devrimi’nin ihtiyaçlarına göre  tasarlanmış kurumlar olduklarını; asıl amaçlarının fabrikaların ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirmek olduğunu anlatır. Buna göre okullar, fabrikaların üretim bantlarında çalışacak insanlara okuma yazmayı, temel aritmetik işlemlerini öğretmeyi ve fabrikalardaki kurallara uygun davranışlar kazandırmayı amaçlar. Okulların varoluş nedeni işte budur: O güne sadece tarımda çalışmış insanlara işçi olmaya yetecek bilgileri öğretmek.

Fabrikalar Gibi Düzenlenmiş Okullar

Bu düşüncenin bir uzantısı da okulların, tıpkı fabrikalar gibi organize edildiğini anlatır. Okullar hammaddeleri –yani öğrencileri- bir araya getirir; ortak özelliklerine göre sınıflandırır; gerekli işlemlerden –öğretim ve sınavlar- geçirdikten sonra bir üst basamağa gönderir. Okullarda da gün zilin çalmasıyla başlar, öğretmen ve öğrenciler tek tip üniformalar giyer ve her şeyi önceden belirlenmiş kurallara göre yaparlar. Okullarda da, fabrikalarda olduğu gibi her sınıfın bir yöneticisi vardır; bu yönetici üretim sürecini kontrol eder ve yeterince iyi olmayan ürünleri (öğrencileri) üretim zincirinin dışına iter.

İşte Öğrenmeye Dair 6 Yanlış Kök inanç

Benzer şekilde öğrenmeye ilişkin düşüncelerimizin büyük bölümü de 100 yıl öncesinden kalma bu eski tip okul yapısına dayanmaktadır. Peki eğer bu doğruysa o zaman:

Bizler çocuklarımızın okullarda “geleceğe” hazırlanacağını düşünürken, çocuklarımız bir asır öncesinin eğitim felsefesine göre “sınırlanıyor” olabilir mi?   

Okulların fiziksel koşullarında, öğretmenlerin tavrında ve çocuklarımıza kazandırmak istedikleri beceriler ne kadar değişmiş olursa olsun öğrenmenin ve öğrenci olmanın ne olduğu konusundaki inançlarımız hala o eski sistemin tortularını taşıyor olabilir mi?

Günümüzün değişen eğitim anlayışına, “modern” uygulamalarına rağmen, öğretmenler ve ebeveynler olarak zihnimizin derinlerine eğitimin nasıl olması gerektiğine dair o eski fikirler bizleri hala etkiliyor olabilir mi?

Peki neymiş o eski fikir dediğinizi duyar gibiyiz? Bu yazıda size öğrenmeye dair 6 yanlış kök inançtan söz edeceğiz. Bu yanlış kök inançlar, bir yandan eğitimden beklentimizi belirlerken diğer yandan da çocuklarımızı sınırlı ve çağ dışı bir eğitim yöntemine sıkışıp kalmalarına neden olur.

Mit 1: Bütün Çocuklar Aynı Şekilde Öğrenir

Neredeyse bir asır öncesinin eğitim sisteminden günümüze miras kalan fikirlerden en güçlüsü şüphesiz ‘bütün çocukların birbirinin aynısı olduğu’ düşüncesidir. Farklı yaş, deneyim, sosyo-ekonomik düzey ve ailelerden gelen tüm çocukları aynı tanımına sıkıştıran; her çocuğa aynı şekilde yaklaşan ve hepsinin benzer tepkiler vereceğini savunan bu yaklaşımın eğitimdeki uzantısı bellidir: ‘Bütün çocuklar aynı şekilde öğrenir.’

Bu yargı eğitim sisteminde de basit bir sonuca neden olmuştur: Gelişmiş ülkelerden az gelişmişlere, büyük kentlerden, küçük köylere, ormanlardan, çöllere kadar tüm çocukların aynı olduğu ve aynı şekilde öğrenecekleri düşüncesi. Buna göre dünyanın bütün çocukları yaşıtlarıyla birlikte bir odada, sıralara oturarak, öğretmenini sessizce dinleyerek aynı bilgileri öğrenmeli; sonra da sınavlara girerek başarılıdan başarısıza doğru sınırlanmalıdır.

Bu inanç yüzünden de öğrenci dendiğinde hepimizin zihninde eğitim sisteminin belki de en evrensel imgesi canlanır. Bütün dikkatiyle öğretmenini dinleyen temiz yüzlü çocuk. Resmin verdiği mesaj da nettir: Öğrenmenin tek yolu oturmak ve dikkatle dinlemektir.

Bu düşünce yıllar içinde öyle kök salmıştır ki hiçbirimiz bir çocuğun ağaca tırmanırken, uçurtma uçururken, böcekleri incelerken ya da ev işlerine yardım ederken bir şeyler öğrenebileceğini kabul etmeyiz. Bu varsayım sadece öğretmenler değil anne babaların da gözdesidir.

Düşen arkadaşının dizini saran, bahçede uğur böceği yakalayan, bulutlara bakarak yağmurun yağıp yağmayacağını tahmin etmeye çalışan çocuğun öğrendiğini değil, zamanını boşa harcadığını düşünürüz. Mutfakta basit yemekler yapabilmek, tohum ekmek, resim yapmak, denizde taş sektirmek ya da birinin derdini dinleyebilmek gözden düşmüş becerilerdir. Hayata dair becerileri bilgi sayılmamasının nedeni ise çok basittir. Çünkü çocuğumuzun bunları bilmesi ona sınav kazandırmaz; sınavlarda kelebeklere, bulutlara dair sorular sorulmaz. En önemlisi de bu bilgiler bir mesleğe ait değildir ve son 100 yıldır sınavlarla ve mesleklerle ilgili olmayan hiçbir bilgi, bilgiden sayılmamaktadır.

Mit 2: Öğrenme Zihnin İçinde Gerçekleşir, Beden Bu sürecin Dışındadır

Geleneksel eğitim sisteminin bir başka yanılgısı da “öğrenmenin sadece zihinde gerçekleşen bir süreç” olduğuna dair inançtır.

Yetişkinler olarak, çocuğumuzun öğrenebilmesi için konsantre olup öğretmenini dikkatle dinlemesi, not alması ve bilgileri ezberlemesi gerektiğine inanırız. Öyle ki iyi bir öğrenme için tek ihtiyaç duyulan organ beyindir ve bedenin geri kalanının tek yapması gereken hareketsiz kalmaktır. Bu yüzden de ‘uslu’ olan ve uzun konsantrasyon süresine sahip çocukları sınıflarının çalışkanları; yerinde uzun süre oturamayan, dikkatlerini toplayamayanları ise sınıflarının yaramazları olarak etiketleriz.

Oysa nöro-bilim alanındaki yeni bulgular bilişsel gelişiminin zihinle öğrenilen bilginin yanı sıra bedenle öğrenilen bilgiye de ihtiyaç duyduğunu, bütünsel öğrenmenin böyle gerçekleştiğini kanıtlıyor. Tam olarak öğrenebilmek, konuyu benimseyebilmek için bazı öğrenciler dokunmaya, bazıları deney yapmaya, bazıları da kendi deneyim ve duygularına fark etmeye ihtiyaç duyuyor; bütünsel öğrenme döngüsünü böylece yaratabiliyorlar.

Öğrenme, algı, deneyim, duyu organlarının verileri, çocuğun eğilimleri ve duyguları ile zenginleştiğinde çok daha uzun süreli ve nitelikli öğrenme gerçekleşiyor. Yani bütünsel öğrenmenin sadece küçük bir bölümü bedenin uzun süre hareketsiz kalarak konsantre olabildiği anlarda gerçekleşirken, özellikle de küçük yaştaki öğrencilerde, beden, hareket ve paylaşım, öğrenme sürecine önemli katkılarda bulunuyorlar. Bir başka deyişle ‘öğrenme, hareketten bağımsız düşünülemez.’

Mit 3: En Değerli Bilgi Teorik Olandır; Hayat Becerileri Değerli Değildir

Okullardaki klasik öğrenme, günlük hayatın sorunlarına değinmeyen, anlaşılması zor, kavramsal ya da teorik bilgilerin ezberlenmesiyle gerçekleşir. Özellikle anne babalar için çocuklarının Matematik ya da Fen Bilgisi dersinden formüller ezberlemesi, hayata dair bir becerileri edinmesinden daha önemli; kimya denklemlerinden, biyoloji terimlerinin söz etmedi daha havalıdır.

Çocuğumuzun kırılan bir oyuncağı tamir edebilmesi, çorabındaki söküğü dikebilmesi, aile büyükleriyle birlikte tarım yapabilmesi gibi beceriler ise pek gözümüzü doldurmaz.

Teorik bilgiyi daha değerli sayma eğilimi o kadar ileriye gitmiştir ki uzun bir eğitim hayatının sonunda, yüksek puanlı üniversitelerden mezun olmuş, ‘çok önemli’ meslekler edinmiş gençlerimizin hayatın sıradan becerilerini bile es geçmelerindeki çelişkiyi çok zor fark ederiz. ÖSS’de Türkiye derecesi yapmış bir genç insanın çileğin nerede yetiştiğini bilmemesi, çorabındaki söküğü dikememesi, ailesinin köklerinin nereden geldiğini hiç merak etmemesi ya da evdeki çiçeklerin bakımını yapamıyor olmasını sorgulamayız.

Oysa öğrenmenin gerçek etkisini hissedeceğimiz yer kendi küçük hayatlarımızdır. Bir bilgi,  bir düşünce bizim ya da yakın çevremizdeki insanların hayatlarına dokunduğu, dünyaya ve kendimize bakışımızı dönüştürdüğü oranda etkilidir. Gün içindeki her türlü etkileşim, çocuğun içindeki öğrenme isteğini tetikleyebilir ya da öldürebilir. Ne acı ki çocuğa heyecan veren öğrenmeleri büyük bölümü sınıf duvarlarının dışında gerçekleşir..

Bu dönüşüm ise genellikle hayata dair etkileşimlerle gerçekleşir. Çocuğun bir insanla, objeyle, olayla kurduğu her ilişki bir öğrenme, gelişme ve dönüşme potansiyeli taşır. Ona, hayatını kavrama fırsatı sunar.

Öğrenmeye Dair 6 Yanlış Kök İnanç

Mit 4: Rekabet Öğrenmeyi Hızlandırır

Geleneksel eğitim yaklaşımına göre “öğrenme, tek kişilik bir etkinlik”tir. Bu yaklaşımda öğrenmeyi teşvik etmenin en etkili yolu da çocukları birbirleriyle yarıştırmaktan geçer. Arkadaşlarının önüne geçenin, sınavlarda ipi göğüsleyenin ‘en iyi’ sayıldığı ve az sayıda çocuğun başarılı bulunduğu bu uygulama çocukları öğrenmeye teşvik etmek için yapılıyor olsa da yarışın gerisinde kalan ve sayıları çok daha fazla olan öğrencilerin yetersiz hissetmelerine ve özgüvenlerini kaybetmelerine neden olur.

Bu yetersizlik duyusunun en derinden hissedildiği, bir başka uygulama LGS, OKS gibi büyük katılımlı ulusal sınavlardır. Ulusal sınavlara hazırlanmak için koskoca bir dershanecilik sektörü oluşturmuş bizimki gibi bir ülkede hemen hemen her öğrencinin ağır bir LGS ya da ÖSS anısı vardır. Bu anı, pek çok öğrenci için ‘kendine dönük algısının paramparça olduğu’, ‘geleceğe dair planlarından vazgeçtiği’, ‘çok utandığı için haftalarca evden çıkamadığı’, ‘ailesinin yüzüne bakamadığı’ bir kırılma anıdır.

Peki ama çocuklarımız ulusal sınavlardan ne öğrenmektedir?

Acar Baltaş’ın anlattığı gibi bu tavrımız öncelikle ‘çocukların başarıyı arkadaşlarının önüne geçmek olarak algılamasına’ neden olmaktadır. Bu sistemde, çocuğun kendisiyle yarışması, kendini geliştirmesi gibi kavramlar ise neredeyse hiç gündeme gelmemektedir.

Öte yandan, sınav başarısı düşük olan çocuklar da kendileri hakkında bir şeyler öğrenmektedir:  Bu hayatta ‘kendisinden hiç bir şey olmayacağı’, ‘eğitim hayatında kendilerine yer olmadığı’ ..

Gerçek öğrenmede bilgiyi kendi hayatımıza geçirirken bilgi bizim çevremizle bir bağ kurmamızı sağlar. Öğrenme yeni koşullara, yeni çevrelere uyum sağlama, farklı beceriler uygulama kapasitemizi geliştirmelidir.

Mit 5: Not En Önemli Başarı Göstergesidir

Bir zamanlar karne alan çocuğun bütün akrabalarını kapı kapı gezerek başarısını göstermesi ve harçlık toplaması adettendi. Yüksek notlu karneler, çocuğun olduğu kadar ona iyi eğitim sağlayan ailenin de başarısının bir kanıtı sayılırdı. Modern zamanlarda veliler çocuklarının karne ve başarı belgelerini sosyal medyadan paylaşıyorlar. Karne, çocuğun o ana kadar yaptıklarının ve gelecekte yapabileceklerinin bir işaret fişeği gibi karşılanıyor aile içinde.

Öğrenci karnelerinin toplumda böylesine önemsenmesi neyin işareti olabilir? Bir toplum sınavları ne kadar önemsiyor, sınav başarısını çocukalrın kimliğinin önüne ne kadar çok koyuyor ve çocuklar sınavlar için ne kadar çok çalışıyorsa ne kadar uzun süre çalışıyorsa o toplumda anlayarak, sorgulayarak öğrenme o kadar azdır.

Oysa bir çocukta geliştirmek istediğimiz en temel beceri öz değerlendirmedir. Yani çocuğun yaptıklarını, yapamadıklarını kendi kendine değerlendirme; eksikleri görme becerisi kendisini yargılama becerisi..

Mit 6: Çocuklar Başarılıdan Başarısıza Doğru Sıralanmalıdır

Klasik eğitim sisteminin temel işlevlerinden birisi de çocukları iyi –kötü, başarılı –başarısız, çalışkan-tembel olarak etiketlemektir. Bu etiketi verebilmek için de testler ve onaylar uygulayarak, inceden inceye bir ölçüm yapar.
Başarılı, çalışkan ya da iyi olarak etiketlenen çocuklar, analitik becerileri, yetenekleri okul sistemini beklentilerine uygun olanlardır. Okuyarak ve dinleyerek öğrenir; yazılı eğitim araçlarına daha kolay uyum sağlarlar. Öğrenmek için uygulamalara, deneylere ihtiyaç duymazlar. Sistem onları ‘başarılı’ olarak etiketlerken aslında hayatın bütünündeki kapasitelerine değil, sadece okul sistemine gösterdikleri uyumu övmektedir.

Sınavlarda yüksek notlar alamayan, öğretmenlerinin gözünde ‘başarılı’ olamayan çocuklar ise genellikle hayata dönük pratik becerileri daha yüksek olan çocuklardır. Bilgiyi zihinsel olarak kavramak yerine, olabildiğince hızlı şekilde uygulamaya geçirmek, denemek, sonuçlarını kendi gözleriyle görmek isterler. Gözlem becerileri de yüksektir. Bir kavramı öğrenirken farklı olasılıkları düşünür, risk alır ve harekete geçerler. Bir uygulama sırasında kurallara uymak yerine özgürce karar almayı severler. Öğretmenlerin koyduğu kuralarının dışına çıkmak ve ne olacağını –kitaplardan okuyarak değil- deneyerek öğrenmekten zevk duyarlar. Duyarlı öğretmenler bu öğrencilerin sadece farklı öğrenen çocuklar olduğunu anlayarak destek olsalar da sistemin bütünü bu çocuklara alttan altta yeterli olmadıkları mesajını hissettirir. Öğrendiklerini hemen uygulama geçirmek isteyen, pratik yönü güçlü bu çocukları sıklıkla şu soruyu sorarken buluruz: Öğretmenim bu bilgiler hayatta benim ne işime yarayacak?

Büyük olasılıkla uygulamaya dönük tavırları hayatta onlara pek çok başarı getirecektir. Ancak okulun teorik bilgilerle örülmüş duvarları arasında, kendilerini gösteremezler.

 

Bu makale ilginizi çektiyse ” Daha Uzun ve Zeki Çocukların Sırrı, Genetik Olarak Farklı Ebeveynler‏! adlı makalemize de göz atabilirsiniz.

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu alanı doldurun
Bu alanı doldurun
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.

Sosyal Medya Hesaplarımızı Takip Edin

Instagram

Eğitim Kolektifi’nin Büyümesine Destek Olun!

İçeriklerimizi beğeniyorsanız daha fazla okuyucunun bize ulaşmasına destek olun. Bizi Sosyal Medya Hesaplarımızdan Takip Edin, Beğenin, Paylaşın.

Dosyalar

Reklam