Türkçe Çağdaş Epistemoloji Sözlüğü (A-E)

Eğitimciler İçinGenel
Türkçe Çağdaş Epistemoloji Sözlüğü (A-E)
Reklam
A+ A-

Sevgili Eğitim Kolektifi okurları,

Eğitimciler olarak güncel sorun ve kavramlarla ilgilenirken çoğu zaman teorik kavramlara yeterince zaman ayırmıyoruz. Bu nedenle çok özel bir çalışmayı, Evrim Ağacı Felsefe Genel Editörü Taner Beyter , Zeynep Vuslat Yekdaneh ve Asım Dilmaçünal tarafından hazırlanmış ve www.evrimagacı.org’da yayınlanmış Türkçe Çağdaş Epistemoloji Sözlüğü‘nü sizlerle paylaşmak istiyoruz.  3 dosyada yayınlanacak olan bu çalışmanın epistemolojiye olan bakışımızı da değiştireceğini umuyoruz.

Ülkemizdeki felsefeci ve epistemologların büyük bir kısmı epistemoloji tarihi ile ilgilenmeye eğilimli gibi duruyor. Bu durumun doğal bir sonucu olarak çağdaş epistemolojiye dair temel metinlerin büyük bir kısmı hala dilimize çevrilmemiş durumdadır. Bu nedenle çağdaş epistemolojiye dair Türkçe literatür taraması yaptığımızda birçok kavramın Türkçeleştirilmesinin hala bir hayli zor olduğunu fark edeceksinizdir. Lütfen bu çalışmamızı okurken bu hususu aklınızda bulundurunuz.

Bu yazı sürekli güncellenecek olup çağdaş epistemolojiye ilgi duyan okuyucular ve genç felsefecilere bir izlek sunmak amacıyla Öncül Analitik Felsefe Dergisi yazarlarından Taner Beyter, Zeynep Vuslat Yekdaneh ile Asım Dilmaçünal tarafından hazırlanmıştır. İçeriğimizde hem çağdaş epistemoloji ile temas etmek adına bazı temel kavramlar ile yaklaşımları tanıtmak hem de uygun Türkçe karşılıklarını tespit etmek istedik. Bazı kavramların ve kelimelerin Türkçe karşılığının hatalı olduğunu düşünüyorsanız lütfen bize ulaşarak görüş bildirin.

Çağdaş epistemoloji üzerine Türkçe yazılmış kitap ve makalelerin büyük bir kısmı Fatih. S.M. Öztürk, Nebi Mehdiyev, Kemal Batak, Hasan Yücel Başdemir, Arda Denkel, Teo Grünberg, Vehbi Hacıkadiroğlu ve Murat Baç gibi isimlere aittir, bu nedenle çevirilerde hocalarımızın metinlerini de dikkate aldığımızı belirtmek isteriz.

Serinin tümünü görüntülemek için tıklayın.

Türkçe Çağdaş Epistemoloji Sözlüğü

A priori (Önsel, deneyime dayanmayan)

Bilgi felsefesindeki en temel ayrımlardan birisi, bilginin duyu verisi ve deneye dayanıp dayanmadığına göre sınıflandırılmasıdır. A priori bilgi terimi deneye dayanmayan, deneyden önce gelen ya da ondan bağımsız olarak ulaşılan bilgi için kullanılır. Örneğin şu önerme de a priori olarak doğrudur: “Bir cisim aynı anda birden çok yerde bulunamaz.” A priori doğru olduklarına ulaştığımız önermelerin şunları kapsadığı düşünülmüştür: çıkarım kuralları, aksiyomlar, mantık, matematik, olasılık ilkeleri. Bu sınıflandırmayı felsefe tarihinde ilk öne süren Aristoteles’tir. Ona göre ilk, evvel ya da önce olan a priori, ilk ilkeler ya da kesinler olarak görülür ve apaçıktır. Ayrıca Aristoteles’e göre, a priori önermeler olmaksızın bilgilerimizin doğruluğundan emin olamayız. Bilme sürecinin kendisi ilk ilkelerin tespit edilmesiyle başlar; felsefenin en önemli faaliyetlerinden biri de bu ilkeleri tespit ederek doğru bilgiye ulaşmaktır. Kant a priori bilgide deneyime dayalı bazı unsurların bulunabileceğini düşünmüştür. Örneğin “Başlangıcı olan her şeyin bir sebebi vardır.” önermesi a priori olmakla beraber ‘başlangıç’ terimi deneyime dayalıdır. Bu noktada Kant’ın a priori olma kriteri olarak benimsediği iki nitelik öne çıkar; zorunluluk ve evrensellik. Artık Kant’ın tanımlaması daha açıktır; “A priori önermeler, zorunlu ve evrensel olan önermelerdir.” Kripke gibi çağdaş filozoflar a priori olmak ve zorunluluk arasında görülen bağlantıya bazı eleştiriler sunmuştur. Zorunlu olmayan a priori önermeler ve zorunlu a posteriori önermeler (örn. “Her insan ölümlüdür”) olabileceğini söylemek makul görünüyor. Bu tarz eleştiriler, zorunluluk kavramının genellikle a priori olmayla ilişkilendirilen kipsel/modal bir ifade olmasına karşın, a priori olandan ayrılmaz olmadığını da bize göstermektedir. Pollock ve Cruz gibi çağdaş düşünürler, a priori bilginin varlığına yönelik matematiksel ve mantıksal doğruların varlığının ciddi bir kanıt olarak ele alınması gerektiğini düşünseler dahi, deneyimden bağımsız ve a priori tanımlamasına şüpheyle yaklaşırlar. A priori doğruların varlığını kabul etmeye yönelik bir yaklaşım olan “a priori sezgicilik” konusunda en bilinen savunuculardan biri Robert Audi’dir. Audi için a priori doğrular, doğrudan ve sezgisel biçimde kavranan doğrulardır. Pollock ve Cruz, bu noktada a priori doğruların, sezgilere dayandığını ve sezgilerimizin psikolojik bir süreçle ilişkili olması gerekçesiyle güvenilir olamayacağını düşünürler.

A posteriori (deneyime dayalı)

A posteriori doğru önermeler deneye ve duyu verilerine dayanan önermesel bilgilerdir. “Güneş doğudan doğar.” veya “Dünya yuvarlaktır.” gibi önermeler, bu bilgi sınıflandırmasına örnek olarak verilebilir. Algılarımız ve tümevarım yoluyla edindiğimiz bilgilerimizin büyük bir kısmını a posteriori bilgileri oluşturmaktadır. Kant matematik gibi zihinsel süreçlerin a priori, dünyanın varlığı ve durumu ile ilgili olanları a posteriori olarak kabul etmeyi önermiştir. Bilgiye dair en temel tartışmalardan birisi olan a priori ve a posteriori ayrımı hala çağdaş epistemolojinin süregelen konularından birisidir.

Bağdaşımcılık (coherentism)

Bir önermenin doğru yolla gerekçelendirilip gerekçelendirmediği problemi çağdaş epistemolojinin merkezinde yer almaktadır. İnançlarımızın, birbirleriyle bağlantılı ve tutarlı bir ağ oluşturabilmesinin doğru inançların gerekçelendirilerek bilgi olarak tanımlanması için yeterli olduğu düşünen yaklaşım Bağdaşımcılık olarak bilinir. Bağdaşımcılara göre sahip olduğumuz inançların epistemik statüleri arasında hiyerarşik bir ilişki yoktur. Doğru inançlarımızın birbirleriyle tutarlı bir ağ oluşturabilmesini epistemik bir sınır olarak kabul eden bu görüşe getirilen en büyük eleştirilerden biri izolasyon problemidir. Bu eleştiriye göre, inançlarımız birbiriyle tutarlı bir ağ oluştursa da, diğer epistemik ağlarla bağlantılı olmadıkları için, bu ağ içindeki inançların doğruluğunu tehdit edecek inançları kapsamaz. İnançlar tutarlı olsa da, bu kendi içinde tutarlı ağlara tamamen zıt ve kendi içinde tutarlı başka ağlar kurmak mümkündür. Kısacası, bu bağdaşımcı ağlar birbiriyle bağlantılı olmadıklarından ötürü, izolasyon problemi ortaya çıkar.

Bağlamsalcılık (contextualism)

Çağdaş Epistemoloji’de en ünlü Bağlamsalcı metinlerden biri David Annis’in “A Contextualist Theory of Epistemic Justification” adlı metnidir. Bağlamsalcılar, doğru inançların epistemik gerekçelendirilmesinin zamansal ve ilişkisel olarak ele alınması gerektiğini iddia ederler. Örneğin, sahip olduğum bir doğru inancın gerekçesi, “şu an” içinde bulunduğum konu ve zaman bağlamları çerçevesinde ele alınmalıdır. Bir doktorun veya bir esnafın bir doğru inancı gerekçelendirmesi, içinde bulundukları zaman, sosyal çevre ve diğer bağlamları anlayarak mümkündür. Epistemik gerekçelendirmeyi sosyal bir olgu olarak gören bu yaklaşım, bilgi mefhumunu soyut ve teorik bir tartışma alanından ilişkisel ve sosyal bir düzleme çekmektedir. Daha fazla bilgi için şu yazıyı okuyabilirsiniz.

Betimleme Bilgisi

Betimleme yoluyla edinilen bilgi ile tanışıklık yoluyla edinilen bilgi, Russell’ın yaptığı bir ayrım olmakla birlikte kendi felsefesinde de önemli bir konumdadır. Betimleme bilgisi, fiziksel nesneye yönelik deneyimin dolaylı olması bakımından edinilen bilgiyi ifade etmektedir. Deneyimlediğimiz fiziksel nesneye yönelik duyu verilerini, çevredeki başka nesnelerin duyu verileriyle birlikte, belli bir dolayımın içinde alımlarız. Böylelikle çeşitli duyu verilerinin işlenmesi sonucunda fiziksel nesneyi kurarız. Örneğin masa, belirli duyu verilerinin işlenmesi doğrultusunda elde edilen bir fiziksel nesne olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunu söylemenin olanağı da betimleme yoluyla edinilen bilgiden geçmektedir. Herhangi bir fiziksel nesneyle ilgili bilgiye sahip olmak için, tanışıklık yoluyla edindiğimiz bilgilerden hareketle, onun diğer nesnelerle bağlantısını kurarız. Bu bağlamda fiziksel nesnenin bilgisi, dolaysız bir şekilde ulaşılabilen bir bilgi değildir. Fiziksel nesneye dair bilgimiz, deneyimlerimize dayanmaktadır. Bu nedenle Russell, fiziksel nesnenin ‘gerçekte’ ne olduğunu bilemeyeceğimzi ancak betimleme bilgisine sahip olduğumuzu dile getirmektedir. Bu durumda betimleme bilgisi, fiziksel nesneye yönelik dolaylı bilgiyi ifade etmektedir.

BIV Argümanı (Brain in a vat argument)

Şüpheciliğin çağdaş bir versiyonudur. Bu argüman, epistemik gerekçelendirmenin zihne içkin süreç ve unsurlar ile mümkün olduğunu iddia eden İçselcilere ve Temelci/Kartezyen epistemologlara yönelik çağdaş bir eleştiri niteliğindedir. Birçok İçselci için doğru inançların gerekçelendirilmesi, kişinin bu gerekçelendirme sürecinin farkında olması ve inançların kişiye erişilebilir olması ile mümkündür. BIV Argümanı tam bu noktada bir soru sorar; peki ama kişi sahip olduğu inançlardan bizzat kendisinden nasıl emin olabilir? Ya bir Matrix karakteriysek? Veya bir bilgisayar oyunundaysak? BIV argümanı, Fatih S. M. Öztürk’ün ifadesiyle Descartes’ın rüya ve kötü yaratık argümanının günümüzdeki bir uzantısı olup özellikle “olgu durumları hakkındaki önermeleri bilemeyiz” sonucunu temellendirmeye çalışan radikal bir şüpheci dedüksiyondur. Sizin beyniniz, oldukça güçlü ve gelişmiş bir nöron teknolojisi ve bilgisayar sistemi sayesinden kafatasınızdan alınarak özel bir kavanoz içerisine yerleştirilmiştir. Böylece artık deneyimleri bir bilgisayar sistemine bağlı ve gerçek dünyayla veri-duyum-algı ilişkisine giremeyen kavanozdaki bir beyinden ibaretsiniz. Artık “Ayaklarımın üzerinde yürüyorum.” gibi bir ifade kurmanız anlamsız olacaktır çünkü artık bir BIV’siniz (kavanozdaki beyinsiniz) ve gerçek dünyaya dair önermesel bilgileriniz bilgisayar sistemi sayesinde sizde yaratılan “şeyler”dir. Aynı anda hem gerçek dünyaya dair önermesel bilgi sahibi olmak hem de BIV olmak mümkün değilmiş gibi görünüyor. Eğer dış dünya gerçekse kavanozdaki beyin değilizdir, eğer kavanozdaki beyin isek dış dünya gerçek değildir. O halde bir İçselci veya Temelci kavanozdaki bir beyin olmadığımızı yalnızca zihne (beyne?) içkin süreçlerle açıklamaya cesaret edebilir mi? Belki de kavanozdaki bir beyinsek gerçekten de şu an olduğu gibi sorular sormamız yönünde bir bilgisayar komutu almışızdır ve bunun farkında değilizdir. BIV Argümanı’nı kullanın kimi Dışsalcılar bu noktada devreye girer ve dışsal ile çevresel olan şeylere de başvurmadan demin sorduğumuz soruları cevaplayamayacağımızı iddia ederler.

Bildiğini Bilmek (Knowing that one knows)

Bildiğini bilmek, epistemik öznenin hali hazırda edindiği bilgileri biliyor olduğunu ifade etmektedir. Daha açık bir deyişle epistemik öznenin, belleğinde bulunan bilgileri, hangi şekilde ve nasıl bildiğininin farkında olmasıdır. Böylelikle bildiğini bilmek, öznenin içsel süreçlerine erişiminin olmasını, rasyonel ve bilinçli bir şekilde bilgilerini denetleyebilmesini gerektirmektedir. Bu nedenle içselci yaklaşımların, bildiğini bilmenin, bilgiyi meydana getirmekte önemli bir koşul olarak gördüğünü söylemek mümkündür. Bildiğini bilmekle ilgili tartışmalar geleneksel epistemolojide Pryyhon’un bilgi için bir ölçüt aramasından başlamıştır. Bu konu çağdaş epistemolojide Gettier’in karşı örnekleri ile farklı bir boyuta taşınmıştır. Çünkü Gettier’in örnekleri, ‘biliyor olduğunu bilmek’ ile ‘bilmek’ arasındaki ayrıma işaret etmektedir. Bu örneklerden yola çıkarak dışsalcılık, yalnızca ‘biliyorum’ demenin şans faktörünü dışarıda bırakmak için yeterli olduğunu savunurken içselcilik daha farklı bir tutum sergileyerek bilgide, ‘biliyor olduğunu bilme’nin şans faktörünü engelleyeceğini ileri sürmüştür. Bu doğrultuda bilgide şans faktörünü engelleyecek bir dördüncü koşul arayışına girilmiştir. (Bkz: Teminat Koşulu).

Bilişsel Yetiler (Cognitive Faculties)

Bilişsel yetiler, doğru inançların bilgiye dönüşmesi için, epistemik güven ve değer içeren unsurlardır. Bu yetilere hafıza, algı, dikkat, farkındalık, kavrayış, odaklanma, sezgi ve muhakeme örnek verilebilir. Sosa gibi erdem epistemologları için en değerli bilişsel yetilerden biri entelektüel erdemdir. Ona göre kişi sahip olduğu erdem gibi yetiler yoluyla bilgiye ulaşabilir.

Bilişsel Başarı/Epistemolojik Başarı

Bilişsel başarı kavramı, Gettier problemi ile birlikte çağdaş epistemolojiye kazandırılmış olan yeni kavramlardan biridir. Bu kavram, bilen öznenin, bilgiyi meydana getiren unsurları farkında olmasını ve bilginin oluşma sürecindeki bilinçli rolünü ifade etmektedir. Başka bir deyişle bilişsel başarı, bilme araçları aracılığıyla meydana gelen doğru inançların, bilgiye dönüşmesinde zihnin aldığı rolü ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bilişsel başarı, epistemik gerekçelendirme kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Epistemik gerekçelendirme, bir inancın şans eseri doğru olmasını engelleyen koşuldur. Yani bilginin meydana gelmesi için, şans faktörünün dışarıda bırakılması gerekmektedir. Bu da inanç ile doğruluk arasında kurulan rasyonel bir bağlantıya işaret etmektedir. İnanç ile doğruluk arasındaki rasyonel bağlantının temeli ise bilişsel başarıdır. Bilen özne, sahip olduğu inancının doğruluğuna yönelik kanıtları ortaya koymuşsa, bilme araçlarından hareketle elde ettiği inancının meşruluğunu yeterli nedenlerle açıklamışsa, inancını güvenilir süreçlere dayanarak oluşturmuşsa ve doğru inancının bilgi haline gelebilmesi için geçerli gerekçeler sunmuşsa söz konusu doğru inanç, bilişsel başarı ile elde edilmiş demektir. Bu durumda özne, doğru inançlara sahip olması bakımından bilişsel başarıya sahip olmaktadır. O halde epistemik gerekçelendirme ile bilişsel başarının birlikte çalıştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda biliyor olduğumuzu iddia ettiğimiz doğru inanç, bilişsel başarı olmaksızın şans eseri oluşmuş olacaktır.

Degettierizasyon

Gettier’in ‘Gerekçelendirilmiş İnanç Bilgi Midir?’ adlı makalesinden sonra çağdaş epistemoloji, gerekçelendirme unsuruna odaklanmıştır. Bu makalesinde Gettier, geleneksel bilgi tanımında yer alan gerekçelendirme unsurunun, doğru inancın bilgi haline gelmesinde şans faktörünü dışarıda bırakamadığına yönelik eleştiriler yapmıştır. Bu da çağdaş epistemolojide gerekçelendirmenin doğasına yönelik sorgulamalara yol açmış ve Gettier sorunu olarak bilinen problemin üzerine yoğunlaşılmasına neden olmuştur. Degettierizasyon ise Gettier’in ortaya koyduğu problemin çözülmesi ve gerekçelendirme unsurunu sağlamlaştırma çabasını ifade etmektedir.

Delilcilik/Kanıtçılık (evidentialism)

W.K. Clifford’a göre “yetersiz delile dayanarak herhangi bir şeye inanmak her zaman, her yerde ve herkes için yanlıştır. ” Delilciliğin en açık ve katı ifadelerden biri olarak bu gösterilebilir. Delilciler sahip olduğumuz inançların bir delile dayanmadığı sürece yersiz ve güvenilmez olduğunu iddia ederler. Bazı radikal delilciler için bu deliller duyu verisine dayanan empirik verilere ilişkin delilerdir. Diğer yandan delilciliğin en açık farmülasyonu şu şekildedir:

  • P1. Bir inancı yeterli delil olmaksızın kabul etmek irrasyoneldir.
  • P2. X inancı için yeterli delil yoktur. Öyleyse X inancını kabul etmek irrasyoneldir.

Çağdaş Epistemoloji’de bu yaklaşıma yönelik en ciddi eleştiri Plantinga öncülüğünde Reformcu Epistemoloji tarafından yapılacaktır.

Deontolojik Gerekçelendirme

Epistemik olmayan gerekçelendirme türleri arasında yer alan deontolojik gerekçelendirme, çoğunlukla geleneksel epistemolojide kullanılsa da çağdaş epistemolojideki düşünürler tarafından da kullanılmıştır. Deontolojik gerekçelendirme, öznenin, bir önermeye inanma yükümlülüğünü ifade etmektedir. Bu da gerekçelendirmenin, normatif bir unsur olduğu anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle öznenin, p önermesinin doğruluğuna inanması için yeterli ve geçerli kanıtlara sahipse bu önermeye inanması onun için bir yükümlülük haline gelmektedir. Öznenin p önermesine inanması, ahlaki bir yükümlülük olmaktadır. Dolayısıyla deontolojik gerekçelendirme, normatif unsurlara dayanmaktadır. Çağdaş epistemolojide deontolojik gerekçelendirmeye yönelik tutumlar, içselcilik ve dışsalcılık yaklaşımları altında çeşitlilik göstermektedir. Örneğin dışsalcı yaklaşım altında kuramlarını sınıflandırdığımız Goldman ve Plantinga gibi isimler, gerekçelendirme kavramının normatif özelliğinden kaçınmak adına teminat koşulu gibi ifadeleri daha uygun bulurlar. Ancak Chisholm ve Clifford gibi içselci yaklaşıma sahip isimler ise gerekçelendirmenin normatif bir unsur olduğunu ileri sürüp öznenin, bir inanca inanma yükümlülüğü olduğunu savunurlar. Bu bağlamda deontolojik gerekçelendirmenin iki çeşidi vardır: Kanıtlanmış bir inanca inanma yükümlülüğü ile inanılan önermeye göre davranmak. Bunlardan ilki, öznenin, herkesin ulaşabileceği türden kanıtlara dayanarak bir inancın gerekçelerini ortaya koyması ve bu inanca yönelik sağlam gerekçeleri bulunduğu için inanma yükümlülüğüne tabi olması şeklinde açıklanabilir. İkincisi ise Clifford’ın yaklaşımından hareketle savunulan radikal bir deontolojik gerekçelendirme türüdür. Buna göre gerekçelendirme, yalnızca inançlara dair sağlam nedenler ortaya koymak değil, söz konusu nedenlerden hareketle inançlara göre davranmayı da gerektirir. Yani öznenin, hem inançlarının kanıtlarına inanması hem de bu kanıtların gerektirdiği biçimde davranması ahlaki bir sorumluluktur. Bu da gerekçelendirmenin normatif bir unsur olduğunu gösteren yaklaşımlardan biridir.

Dışsalcılık (externalism)

Dışsalcılığın, ılımlı dışsalcılık (Goldman) ve radikal dışsalcılık (Quine, Rorty) olarak iki ana formülasyonu mevcuttur. Bunlardan ilki, gerekçelendirmeyi, inançların doğru bir şekilde nedensel olarak birbirine bağlanması ile oluştuğunu savunur. Bu görüşe, süreç/tarihsel güvenilircilik denmektedir. Radikal dışsalcılık biçiminiyse doğallaştırılmış epistemoloji başlığı altında ele alacağız. Dışsalcılık kaba bir tabirle bilgilerimizin doğruluğundan emin olmamızı sağlayan unsurların ‘tamamının’ kişinin zihninde hazır bulunduğu reddeder. Daha basitçe ifade edecek olursak, öznenin gerekçelendirme sürecinin farkında olması, epistemik gerekçelendirme için gerekli bir koşul değildir. Bu karşı çıkış içselciliğin radikal yorumlarıyla taban tabana bir karşıtlık güder. Böylesi bir yaklaşım zihinsel süreçlerin çevreyle (dış koşullar) ile ilişkili olmaya önem verir. Birçok farklı Dışsalcılık türü, Plantinga, Nozick, Swinburne ve Dretske tarafından savunulmuştur.

Dini Epistemoloji (religious epistemology)

Dini inançların da diğer inançlar gibi aynı epistemik statüye sahip olduğunu savunan dini epistemoloji, dini inançların rasyonelliğini gösterme çabasından çok bu inançlarında rasyonel olarak tartışılabileceği bir alandır. Dini Epistemoloji’nin en ünlü savunucularından biri Plantinga ve Swinburne’dur. Bu yaklaşım özünde Delilciliğe bir tepki niteliği taşır ve kökenleri John Calvin, Herman Bavinck ve Karl Barth gibi isimlerle ilişkilendirilir. Dini Epistemolojiyi, Reformcu Epistemoloji ile karıştırmamak önemlidir. Reformcu Epistemoloji’yi Dini Epistemoloji’nin alt alanı olarak görmek mümkündür., önermesel bir delile ihtiyacımız olmak zorunda değildir.” Reformist epistemoloji, delilcilik (evidentialism) ve klasik temelselcilik (classical foundationalism) yaklaşımlarına ateşli bir karşı çıkışa işaret eder ve bu sorulara Reformist Epistemoloji en temelde şöyle cevap verir; “Teistik inancın gerekçelendirilmesinde önermesel bir delile ihtiyacımız olmak zorunda değildir.” Birçok dini ve reformcu epistemolog için Tanrı inancı; rasyoneldir, gerekçelendirilebilir, epistemik olarak temeldir, gerekçelendirme için temeldir.

Doğallaştırılmış Epistemoloji (naturalized epistemology)

Bu yaklaşım Dışsalcılığın radikal bir biçimi olarak görülebilir. Çoğu yorumcu bu yaklaşımı bir dönem ünlü Natüralistler savunulduğu ve Natüralizmin ön kabulleri ile epistemolojiye yaklaşıldığını iddia ederek “yerini alma natüralizmi” de demiştir. Hatta öyle ki bu yaklaşımı, Natüralizmin epistemolojideki biçimi olarak da görenler bile olmuştur. Özellikle Quine tarafından sistemleştirilen bu görüşe göre, insanın bilişsel yetileri ve bilgi ile ilişkin zihinsel süreçleri evrimsel bir çerçevede anlaşılır Yani bilen kişi fizyolojik/biyolojik bir yapı olarak dışsal uyarıcılara tepki vermektedir. O halde insan zihni evrimsel bir sürecin sonucu olup çevresel etkilere oldukça duyarlıdır; çevreden gelen girdileri zihnimiz işler ve çıktı olarak karşımızda bilgiyi görürüz. Kimileri için böylesi bir yaklaşım a priori bilginin varlığına şüpheli yaklaşarak a posteriori bilgiyi ön plana almıştır. Peki bu ne demektir? Quine, 1951 yılında yayınlanan “Two Dogmas of Empiricism” (Deneyciliğin İki Dogması) adlı ünlü metninde Kant’ın analitik/sentetik ayrımı ve mantıkçı pozitivistlerin “her anlamlı ifade duyu tecrübelerine dayanır” iddiasını açık bir şekilde dogma olarak tanımlar ve eleştirir. Onun için her inanç ya da bilgi, aksi tecrübeler ışığında revize edilebilirdir, deneye dayanmayan bir inanç ya da bilgiden söz edilemez. İşte bu epistemoloji ile bilim arasındaki bütünlüğe işaret eden ve Natüralizm’in bir türü olarak görülebilecek bir bakış açısı olabilir. Doğallaştırılmış epistemoloji duyu verileri ile başlayan süreci psikolojinin konusu olarak gördüğü için epistemoloji ve psikoloji arasında doğrudan bir bağ kurar. Doğallaştırılmış epistemoloji yaklaşımına göre kanıt ile kuram arasındaki epistemik bağlantı belirlenmelidir, gözlem önermeleri ile teorik çıktılar arasındaki ilişki ancak ve ancak empirik bilimler yoluyla bilinebilir. Doğallaştırılmış epistemoloji bilginin doğasında yer aldığı düşünülen “gerekçelendirme” unsurunun yerine “gözlemsel unsurlar ile kuram arasındaki nedensel ilişki”yi koymak istiyormuş gibi görünüyor.

Quine, bilgiye nasıl ulaşmamız gerektiği veya epistemik normların varlığı konusunda tamamen doğalcıdır (natüralisttir); yaygın bir yoruma göre Quine için epistemoloji deneysel psikolojinin bir alt dalı olmalıdır, pozitif bilimler ile daha fazla bütünleşmelidir. Bu çerçevede Doğallaştırılmış Epistemoloji’ye dair en büyük eleştirilerden biri, eğer bu yaklaşım doğruysa bilginin içindeki normatif unsurların elimizden kayıp gitti yönündedir. Bir inancın “doğru bir şekilde” gerekçelendirilmesi ile ona değer kazandıran ve böylece normatifliğin söz konusu olduğu beş epistemik değer olduğu düşünülür ve eğer bilgi evrimsel bir süreç ile insan zihninin çevreyle olan adaptasyonun bir sonucu ise şu kavramların içi boşalmaktadır diyen ciddi epistemologlar olmuştur:

  • a) Doğruluk: Her şey eşit kalmak koşuluyla, inançlarımızın doğru olmamasını değil doğru olmasını isteriz.
  • b) Güven: İnançlarımızın çok kolayca yanlış olmamasını isteriz.
  • c) Bağdaşım: Birbirleriyle gevşek bir ilişki içindeki gerçekliklerin zihnimizde bulunmamasını isteriz.
  • d) Kavrayış/Anlama/Açıklama: Sıklıkla, biz, sadece belli bir şeyi bilmeyi istemeyiz; aynı zamanda onu anlamayı ve açıklamaya sahip olmayı da isteriz.
  • e) Doğruya şans eseri sahip olmamak: Doğruya sahip olmak tek başına yeterli değildir, onu şans ve kaza eseri değil, bilerek ve isteyerek ortaya çıkarmak isteriz. Bunun içinde bilişsel failin erdemi olmazsa olmazdır.

Kimi epistemologlar bu yönde bir eleştiriyi yersiz görerek normatif unsurun bu yaklaşım içinde korunabileceğini iddia etmektedir. Konuya dair daha fazla bilgi almak için şu ve şu yazımızı okuyabilirsiniz.

Doğruluk (truth)

Doğruluk, gerekçelendirme ve inanç/kabul ile beraber bilginin doğasında yer aldığı düşünülen bir unsurdur. Doğru olmayan bir şey bilinebilir mi? Çoğu epistemolog bu soruya vereceğimiz hayır cevabının, doğruluk unsurunun epistemik önemine işaret edeceğini düşünmektedir. Doğruluk unsuru metafizik ve mantık ile ilişkili olup bilme sürecinin nesnel içeriğine denk düşmektedir. Aristoteles’in Metafizik (1011b25) kitabında şöyle söyler; “Var olanın ve meydana gelenin var olması ile var olmayanın ve meydana gelmeyen şeyin olmaması.” Bu haliyle doğruluk insan zihni dışındaki gerçekliğe işaret eder. Bir sonraki maddeye bakınız.

Doğruluğa Uygunluk Kuramı (Correspondence theory of truth)

Geleneksel bilgi tanımının üç koşulundan ilki olan Doğruluk Koşulu, geleneksel olarak gerçeklik ya da olguya uygun olma anlamına gelir. Epistemolojide doğruluk ile ilgili ifadeler zihinsel yapı ve özelliklerden değil, zihnimizden bağımsız varlıklarla ifadelerimizin uygunluğu anlamına gelir. Burada doğrunun, olgularla tekabül etme ilişkisine dayanan tekabüliyet/benzeşme (correspondence) kuramını varsaymaktayız. Bu kuramdan yola çıkacak olursak, doğru olmayan şey bilinemez; bu açıdan bilginin ilk koşulu tanımlamış olur. Bu koşulu daha iyi anlamak adına şu soruyu kendimize tekrar sorabiliriz; “Doğru olmayan şey bilinebilir mi?”, “Bildiğimizi iddia ettiğimiz şeyin doğru olmaması mümkün mü?”. Çoğu epistemolog için iki sorunun cevabı da “Hayır.” şeklindedir. Çoğu epistemolog için bilinen, bilme eyleminin diğer tarafından bulunan belli türden bir gerçeklik varsayılmalıdır. Çünkü çoğu zaman x’i bilmek türünden bir eylem, belirli bir tür gerçekliği (x’in kendisini veya x’i bilen öznenin kendisini) varsayar. Birşeyin doğru olduğunu iddia ederken veya doğruluğa uygunluk kuramı ile düşünürken kast ettiğimiz çoğu zaman şudur: ifade ettiğimiz önerme (önerme doğru veya yanlış olabilen yargı cümleleridir lütfen unutmayın), işaret ettiği nesneye uygunluk sergiler. Yani “Duvar beyazdır” dediğim zaman, bu yargı bildiren cümle; yani önerme, eğer duvar beyaz ise işaret ettiğini nesneye uygundur. Öyleyse “Duvar beyazdır” önermesi doğrudur ve doğruluğu uygunluk kuramına uygundur.

Doğruluğu İzleme Kuramı (Truth Tracking theory)

Robert Nozick’in sistemleştirdiği Doğruyu İzleme Kuramı’na göre, inancın bilgi sayılabilmesi için gerekçelendirilmiş doğru inanca sahip olmak yerine söz konusu inanca farklı koşullarda da sahip olabilmek gerekmektedir. Örneğin Steve adında bir araştırmacı uzak bir noktada çalılıklar arasında yalnızca ayaklarını gördüğü bir hayvan grubu olduğunu keşfetmiştir. İlk bakışta bu hayvanların ayakları ziyah-beyaz şeritli olduğu için onların zebra olduğunu düşünmek oldukça olasıdır. Peki onların gerçekten zebra mı yoksa okapi mi olduğunu nasıl bilebiliriz? (Okapilerinde ayakları zebralar gibi siyah-beyaz şeritlidir ama zebralarda farklı bir türlerdir.) Bu kurama göre, Steve okapiler arasındaki zebranın, zebra olduğuna inanmasının bilgi olabilmesi için o zebranın da okapi olması durumunda onun zebra olduğuna inanmamasını gerektirmektedir. Eğer bir zebra bir okapi olsaydı da Steve onun zebra olduğuna inansaydı Steve okapiler arasındaki zebranın zebra olduğunu bilmiyor demektir. Yani mümkün başka koşullar altında Steve’nin söz konusu inancı (bu hayvanlar zebradır!) değişmezse, o inanç doğrudur. Farklı mümkün durumlarda her zaman doğru çıkan ve doğruyu izleyen bir inanç bilgi olarak kabul edilebilir. Unutmamak gerekir Nozick bu kuramına gelebilecek şüpheci eleştirileri (kavanozdaki beyinler, kötü şeytan vb. bunlara yazımızda değineceğiz) devre dışı bırakmak için mümkün dünyalara başvurmuştur. Buna göre, Steve’in zebranın zebra olduğuna dair sahip olduğu inancın bilgiye dönüşmesi, en yakın mümkün dünya da ya da yakın mümkün dünyalarda da bu inancın doğruluğu izlediğini varsayarak sağlanabilir.

Doğrulama İlkesi (Verification Principle)

Viyana Çevresi (1920’lerde ortaya çıkmış olan ve Moritz Schlick, Otto Neurath, Fredrich Waismann, Rudolf Carnap ile anılan felsefe ekolü) olarak bilinen ekol tarafından geliştirilen bu yaklaşım anlamlı önermeleri matematiksel ifadeler ve olgu önermeleri olarak ikiye ayırmıştır. Bu ekol anlamı tecrübenin yanı başına koyarak, ancak ve ancak duyu verisine dayanan önermelerin anlamlı ve dolayısıyla doğru olabileceğini iddia etmiştir. Diğer yandan doğrulama ilkesinin zayıf versiyonu (bir ifadenin matematik, mantık ve totoloji olmaksızın ancak duyu tecrübesi ile doğrulanırsa anlamlı olacağı tezi) Mantıkçı Pozitivizm geleneğinin ilk yıllarında savunulmuş ve onların din felsefesine bakışınında temelini atmıştır.

Duyu Verisi (Sense-datum)

Zihnimizin dışındaki nesneler, olaylar ve olguların zihnimize ilişkin süreci duyu verileri ile mümkündür. İnsan zihni, dış dünyaya dair nesnelere duyarlıdır, duyu organlarımız yoluyla elde ettiğimiz belli türden veriler (koku, ses vb) bilişsel bir süreç eşliğinde zihnimizde işlenir. İşte bu süreci başlatan unsurlara (koku, ses vb) duyu verisi denir.

Erişimcilik (accessibilism)

İçselciliğin bir türü olan bu yaklaşım bir öznenin sahip olduğu inancın epistemik gerekçelendirmesini, öznenin zihnindeki bazı özel erişim türleri ile belirlenebileceğini iddia eder. Bir doğru inancı gerekçelendiren etkenlerin her an erişime ve muhakeme etmeye açık olması, öznenin bakış açısına içsel olan etkenlerin önemine vurgu yapar. BonJour, Audi ve Chisholm’un savunduğu bu yaklaşımda, bir şeyle ilgili tam deneyime sahipsek bilinç, içe bakış ve muhakeme ile bilgiye ulaşabiliriz; inanç ve algı deneyimlerimizin çoğuna muhakeme yeteneğini ile ulaşırız.

Epistemik Gerekçelendirme (epistemic justification)

Epistemik gerekçelendirme, doğru inancın bilgi haline gelme sürecinde, doğruluk ve inanç koşulları arasında rasyonel bir bağlantı kurmayı ifade etmektedir. Bu durumda gerekçelendirme ile epistemik gerekçelendirme kavramları arasındaki belirleyici unsur rasyonellik olmaktadır. Başka bir ifade ile gerekçelendirme, bir inancı biliyor olduğumuzu gösteren dayanakları ortaya koymak anlamına gelirken epistemik gerekçelendirme, söz konusu dayanakları ortaya koyarken öznenin, bilinçli bir şekilde hareket ettiğini ifade etmektedir. Bunun yanında gerekçelendirme kavramı, yalnızca epistemoloji içinde değil, ahlak felsefesi gibi alanlarda da kullanılan bir kavram olduğu için epistemik gerekçelendirme ile epistemik olmayan gerekçelendirme arasında ayrım yapılmaktadır. Epistemik gerekçelendirmedeki rasyonellik, bilginin şans eseri bir şekilde oluşmadığını, aksine belli bilişsel koşullar, yani bilişsel başarı nedeniyle meydana geldiğini göstermektedir. Bilişsel başarı faktörü, bilen öznenin, biliyor olduğunu bilmesini, bunu farkında olmasını ve açıklamasını ifade etmektedir. Böylelikle inançla doğruluk arasındaki ilişki şans eseri değil, rasyonel ve bilinçli şekilde kurulmuş olmaktadır. Daha açık bir ifadeyle bir inancın bilen özne tarafından bilindiğinin iddia edilmesi için, bilen öznenin, söz konusu inancı nasıl bildiğini açıklaması gerekmektedir ki bu da epistemik gerekçelendirme koşulundaki bilişsel başarı faktörüne dayanarak yapılmaktadır. Dolayısıyla epistemik gerekçelendirme, bilişsel başarıyı gözeten ve şans faktörünü dışarıda tutan temel unsur konumundadır.

Epistemik mantık (epistemic logic)

Önermesel bilgi söz konusu olduğu zaman, bilgi ile ilgili önemli bir ayrım dikkati çeker. Bu ayrım Bertrand Russell tarafından yapılmıştır. Russell şeylerin bilgisi ve şeyler hakkında bilgi arasında bir ayrım yapar. İlki, herhangi bir nesne ya da kişiyi tanıma anlamında bilgiye, ikincisi ise, doğrunun elde edilmesi anlamında bilgiye işaret eder. Şeylerin bilgisi söz konusu olduğunda, bilginin nesnesi şeylerin kendisi ya da varlığın doğrudan kendisidir. Öznenin doğrudan farkında olduğu, tanıdığı şeyler buraya dâhil edilir. Duyu verileri, bellek aracılığıyla hatırlanan şeyler, içgözlem aracılığıyla doğrudan fark edilen zihinsel durumlar ve kavrama ile farkında olunan tümeller söz konusu nesneleri oluşturur. Bu türden bir bilgi, dolayımsız bir bilgidir ve bu dolayımsızlık durumu aklın hiçbir neden ya da gerekçeye başvurmadan doğruyu kavraması olarak düşünülmelidir. Şeyler hakkında bilgi söz konusu olduğunda ise, bilginin nesnesi doğru ve yanlış yüklemlerin taşıyıcısı olan önermelerdir. Dolayısıyla bu bağlamda herhangi bir şeyi bilmek demek, o şey hakkındaki belirli bir önermenin doğru olduğunu bilmek anlamına gelir. Bu anlamda, Türkiye’nin başkentinin Ankara olduğunu bilmek demek, bunu ifade eden “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır” önermesini bilmek demektir. Cümleler aracılığıyla ifade edilen bu tür önermeler bilginin nesnesini oluşturur. Epistemik mantık, Hintikka’ya dayandırılır. Özellikle onun Knowledge and Belief metnine atıfta bulunulur. En genel anlamda bilgi hakkındaki tartışılanları formalize etme girişimleri içeriğini oluşturur. “S’ p’yi bilir.”, “S, p’yi bilmez.”, “S, p’ye inanır.”

Epistemik Otorite (epistemic authority)

Bu yaklaşımı ele almadan önce iki önerme ileri sürelim:

  • Önerme-1: “S, T tarafından G alanında doğruluk iddiasıyla bildirilen her önermeyi prensipte tanırsa, o zaman T, S için G alanında epistemik bir otoriteye sahiptir.”
  • Önerme-2: “Her insan en azından bir alanda diğer insanlar için epistemik otorite olabilir.”

Eğer iki önerme de doğruysa; diş doktoru Bahar diş ağrım konusunda, matematik öğretmeni Osman matematik sorularında, lokmacı İrem lokma yapımı konusunda ya da Celal Şengör jeoloji konusunda epistemik otorite olarak görülebilir.

Epistemik Sorumluluk

Epistemik sorumluluk, daha çok epistemik deontoloji gibi yaklaşımların savunduğu içselci düşünürler tarafından öne çıkarılmıştır. Bu yaklaşımlara göre gerekçelendirme, inancımızın doğruluğuna yönelik sağlam kanıtlar ortaya koyarak bu kanıtlara göre davranmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan doğruluk kavramı ön plana çıkmaktadır. Bilen özne, doğruluğuna inandığı kanıtları kabul eder ve bu kanıtların gerektirdiği şekilde hareket ederek epistemik sorumluluğunu gerçekleştirmiş olur. Örneğin içselci bir düşünür olarak BonJour, sağlam kanıtlara dayanmaksızın inanılan bir inancın, epistemik açıdan sorumsuz bir tutum olduğunu belirtir. Epistemik sorumluluk düşüncesi, yalnızca inancın kanıtlarının doğruluğuna inanmayı değil, aynı zamanda doğru inançlara erişirken yapılması gerekenleri de ifade etmektedir. Dolayısıyla epistemik gerekçelendirmenin getirisi olarak epistemik sorumluluk, normatif bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda epistemik sorumluluğa yönelik yapılması gerekenler, inançların doğruluğuna dair her kanıtın es geçilmeden değerlendirilmesi, güvenilir kanıtların kabul edilmesi ve buna göre davranılmasıdır. Bu düşünceyi savunanlara göre bilen öznenin bir inancı gerekçelendirmesi demek, o öznenin kendi inançlarından sorumlu olması anlamına gelmektedir. O halde epistemik sorumluluk, öznenin içsel süreçlerine ulaşabilmesini gerektirmektedir. Böylelikle özne, bilgi oluşturma sürecinde etkin bir rol oynamış olmaktadır.

Epistemik Suç

Epistemik suç, epistemik deontoloji gibi içselci yaklaşımların ön plana çıkarttığı bir kavramdır. Gerekçelendirmenin deontolojik bir unsur olduğunu savunanlara göre öznenin, bir inancın doğruluğuna ilişkin kanıtlara inanma yükümlülüğü vardır. Başka bir ifadeyle bilen özne, p önermesine, kanıtlar doğrultusunda inanabilir. Yani öznenin, kendi inançlarına yönelik bir sorumluluğu vardır. Öte yandan öznenin kanıtlanmamış bir inanca inanması ve kanıtlanmış bir inanca inanmaması epistemik suç işlediği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla epistemik suç, epistemik sorumluluğun yerine getirilmemesine de işaret etmektedir.

Erdem Epistemolojisi (virtue epistemology)

Çağdaş analitik felsefe geleneğinde Ernest Sosa ve Linda Zagzebski tarafından temsil edilen bir yaklaşım. Etik bir yaklaşım olan ve kökenleri Aristoteles’e kadar giden erdem etiği ile epistemik gerekçelendirme kuramları arasında kurulan köprü bir köprüdür. Bu yaklaşım, bilme eylemini kişi ve kişinin sahip olduğu belli türden epistemik yetilerin kendisiyle ilişkilendirir. Ahlaken doğru davranan biri nasıl ki bu doğru davranışını sahip olduğu karakter özelliklerine borçluysa, bu yaklaşıma da göre de bilen kişinin bu bilme eylemini, sahip olduğu epistemik yetilere sahiptir. Ülkemizde Kemal Batak tarafından temsil edilmektedir.

Erişilebilirlik

Erişilebilirlik, doğru inançların bilgiyi meydana getirebilmesi için gerekli olan kanıtlara, nedenlere ve gerekçelere öznenin ulaşabilmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle erişilebilirlik, Hasan Yücel Başdemir’in de kitabında belirttiği gibi, öznenin, inancının gerekçelendirmesini yaparken kullandığı gerekçeleyicilere (justifiers) [gerekçelendirmeyi sağlayan kanıtlara anlamına gelir ve bu ifadeyi ilk kez Alston kullanmıştır] ulaşabilmesini ve bu gerekçeleyicilerin bilinebilir olmasını ifade eder. Ancak buradaki temel nokta, öznenin erişimine açık olan gerekçeleyicilerin, içsel süreçlerle ilgili olmasıdır. Bu bakımdan erişilebilirlik, öznenin kendi içsel süreçlerine erişebilmesi, bu süreçlerin farkında olması ve bilmesi anlamına gelmektedir. Bilen öznenin, bir inancının gerekçeleyicilerine ya da kanıtlarına erişebiliyor olması demek, aynı zamanda bu gerekçeleyicilerin ya da kanıtların sorumluluğunu alması ve onlara inanıyor olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla bu kavram, içselciliğin gerektirdiği şartlardan birini ifade etmektedir.

Etiketler: , , , , , ,
Reklam

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.

Takipte Kalın!

Facebook sayfamızı beğenin ve yeni yazılarımızdan haberdar olun.

Bunlar da Var

En Yeniler

En Popüler

Narsist Ebeveynler Öfkeli ve Kırgın Çocuklar Yetiştirir

Narsistik Kişilik Bozukluğunun Masum İşaretleri

Son zamanlarda toplumda narsizmin yükselişiyle ilgili yazılar okuyor, çevrenizdeki insanların eskisine göre çok daha kendilerine dönük olduğunu fark ediyor ve belki de kendi kendinize soruyorsunuz: ‘Yoksa ben de biraz narsist…
çocuğumun hiç arkadaşı yok

Çocuğumun Hiç Arkadaşı Yok!

Çocuğunuzun okulda arkadaşı yok mu? Çocuğunuz yalnız ve mutsuz mu? Çocuğunuz arkadaşı olmadığı için okula gitmekte zorlanıyor mu? Çocuğum arkadaşları tarafından dışlanıyor mu diyorsunuz? Çocuğunuzun arkadaşlık kuramama nedenleri nelerdir ve…

Dosyalar

Reklam
Menü